Kevser Suresi'deki 'ebter'in anlamı
15/3/2009 · Kategori: MAKALELER
Dünya çapında başarılarıyla adını duyuran Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, koruyucu tıbbın önemini anlattı, Kevser Suresi-ndeki “soyu kesik" sözüne farklı bir izah getirdi.
Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, bitkisel tedavi konusunda dünya çapında başarılara imza atmış bir kimyager. “Önleyici” ve “koruyucu” tıbbın önemine dikkat çekiyor. Kanser önlenebilir diyor. Kur’an-ı Kerim’i referans alarak “Hiçbir dert yoktur ki bir onun çaresini vermemiş olalım” sözünü hatırlatıyor. İşte modern tıbbın defolarından, bitkilerin mucizevi gücüne, genetiğiyle oynanmış gıdalardan Kevser Suresi’ndeki “soyu kesiklere” kadar son dönemin en “umutlu” röportajı. iyibilgi özel
iyibilgi modern tıbbın çaresizliğine çözüm ararken, bitkisel tedavi yöntemleri konusunda tüm dünyada başarılar kazanmış, çalışmalarıyla devrim niteliğinde ilerlemeler kaydetmiş bir kimyager olan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun çalışmalarıyla karşılaştı.
Bitkilerin hastalık tedavilerinde kullanımını anlattığı ‘Bitkisel Sağlık Rehberi’, Kur’an ayetlerini araştırma sonuçlarıyla açıkladığı ‘Kur’an ve Bilim’ adlı iki kitabı bulunan Saraçoğlu’yla, günümüz biliminin kanser, alzheimer gibi hastalıklar karşısındaki çaresizliğini, bitkisel tedavi, gen teknolojisini, insan sağlığı üzerinde oynanan oyunları ve Kur’an’ın işaret ettiği bilimi konuştuk:
Bitkileri incelemeye başlamanız nasıl oldu?
Ben fiziko-kimya kökenliyim, ilgim araştırma dalımdan kaynaklanmıyor. Bitkilere olan ilgim çocukluğumdan geliyor. Yaşım 4-5 iken narenciye bahçemizde, çalışan işçilere sorular sormaya başladım. Onlar da sonunda babama gitmişler, “Mehmet Ağa senin oğlan, bize garip garip sorular soruyor. Cevaplayamıyoruz.” diye. Babam da bana “Oğlum bekle, yakında okula gideceksin. Orada sorduğun soruların cevabını alacaksın” dedi.
İlkokulda başladım kafamdakileri sormaya, yukarı sınıflar geldi geçti… Lise hayatım bitti. Hala sorduğum sorunun cevabı yoktur. Üniversite hayatında da bulamadım o cevapları tabi.
Sonra ne oldu? Aradığınız cevabı bulabildiniz mi?
Benim bitkilere ve doğaya olan merakım benim için aslen bir hobidir. Bir iş olarak düşünmedim hiç. Benim biyoloji okumam ya da tarımla ilgilenmem lazımdı. Ben böyle yapmadım. Benim için bilimlerin temeli kimyadır. Bugün tıbbın da temeli, biyolojinin de temeli kimyadır. Tabi bilimlerin temelidir. Çünkü çok daha rahat giriş yapabiliyorsunuz biyo-teknolojiye gen teknolojisine, mikrobiyolojiye, tıbba ve ilaç sanayine... Kimyanın olmadığı yer yok. Zaten, maddenin yapı taşı kimya.
‘Tıbbın alternatifi olmaz’ diyorsunuz, kastınız nedir?
Ben alternatif kelimesine karşıyım. Alternatif, bir şeyi başka bir şeyle ikame etmek demektir. Bilimde böyle bir şey söz konusu olamaz. Ne fiziğin, ne kimyanın, ne tıbbın alternatifi olmaz! Eğer bilimle ilgili bir konu söz konusuysa, ilgili olduğu bölüm içinde araştırılır.
Bu konumlamada bitkisel tedavi nereye oturuyor?
Bitkisel tedavi, tıbbın alanına girer. Adı da ‘fitoterapi’dir.
İnsanlar kafalarını kaldırıp dünyaya bakmalılar. Türkiye’de hekimler, bu tedavi yöntemlerine ‘koca karı ilacı’ gibi bakıyorlar. O koca karılar, uzun otacı kültürümüzü bugünlere taşıdılar. 21. yüzyılda, bugün ben buna bilimsel açıdan bakabiliyorum. Tüm söylemlerimde, yazılı görsel basında, işin kimyasından, etkin maddelerden bahsediyorum. Bugün Avrupa ve Amerika’da ökseotu, brokoli, melisa üzerine doktora tezleri yazılıyor! Bunlar yıllardır var. Anlattıklarım yeni değil.
Fakat tıp doktorlarının eğitiminde bitkiler hiç öğretilmiyor…
Bu Türkiye için böyle. Avrupa’da hekimler bitkisel tedavi kurslarına gidiyor. Lütfen herkes dünyaya bir baksın. Türkiye’deki hekimler olaya yanlış bir açıdan bakıyorlar. Avrupa’da bir hekime giden hasta, ilkin bitkisel tedavi uygulayıp, uygulamadığını soruyor. Yapmıyorsa, yapan hekime gidiyor.
Bizim hekimlerimiz, bitkisel tedavi için koca karı ilacı, tehlikelidir diyorlar. Neresi tehlikeli söyleyin biz de bilelim. Bitkiler yanlış kullanılırsa tabii ki zararlıdır. Her şey yanlış kullanıldığında zararlıdır. Arabayı kullanmayı bilmiyorsanız, ruhsatınız yoksa ve trafiğe çıkıyorsanız, insanlara çarpar ve öldürürsünüz. Modern tıbbın babası Paracelsus’un bir sözü vardır, “Her şey zehirdir, hiçbir şey zehir değildir” der.
Her şeyde bir ölçü var. Az verirseniz işe yaramaz, çok verirseniz zarar verir. Tam ölçüsünde kullanırsanız, fayda verir şifa verir. Sizi tedavi eder.
Sütle ilgili bir örneğiniz vardı bu konuda.
Evet, sütte özellikle, mide yanması, reflüde, kullanım ölçüsü iki yudumdur. Mide yanması başladığında, iki yudum içersiniz. Bir bardak içerseniz faydası yok, zararı var. Onun için Kur’an-ı Kerim’de Allah, “Ben bu âlemi süs olsun diye yaratmadım. Bir denge, nizam, kural ve düzen üzerine kurdum” diyor. Her şeyde bir denge var, yani bir ölçü, bir düzen var.
Hiçbir şeyi gelişi güzel kullanamazsınız. Dolayısıyla, süt örneğinde de iki yudum alırsanız tedavi oluyorsunuz. Her yanma başladığında, iki yudum… Fazlasını alırsanız fayda değil, zarar görüyorsunuz.
Önleyici ve koruyucu tıbba gelirsek?
Bu kavramı, tüm dünyaya yaklaşık olarak 15- 20 yıldır yaymaya çalışıyorum. Bakın bir hastalığı önlemek farklı şeydir, hastalığa karşı tedavi geliştirmek farklı şeydir. Hastalığa yakalanmadan önceki tedaviyle yakalandıktan sonraki tedavi arasında çok büyük farklar var.
Ne gibi?
Örneğin, birinci derece akrabalarda prostat kanseri meme kanseri varsa, büyük bir ihtimalle geçebiliyor irsi olarak. Siz şimdi önleyici olarak, yılda bir-iki defa kemoterapi, radyoterapi alayım diyebiliyor musunuz? Önleyici olarak bunlar alınabiliyor mu?
Kışın çocuklarda boğaz enfeksiyonları, bademcik iltihapları oluşabilir diye, antibiyotik kullanayım diyebiliyor muyuz? Hadi oğlum kış geldi bir tüp antibiyotik yut diyebiliyor muyuz? Antibiyotiklerin ne kadar zararlı olduğunu bugün artık biliyoruz.
Peki doğal yöntemlerle mümkün mü?
Mümkün tabii. Önleyici olarak bugün modern tıptan yararlanamıyoruz. Ama bitkileri bu iş için kullanabilirsiniz! Burada şunu belirtmeliyim. Tabiatta eğer yanlış beslenirseniz, mesela fazla yağlı tüketirseniz kalp damarlarınız yağlanmaya, tıkanmaya başlar. Anjiyoya girersiniz.
Demek ki doğru beslenseniz kalp damarlarınız tıkanmayacak. Tabiatın içinde kendi çaresi de var. Bitkilerle daralmış kalp damarlarını açmak da mümkün. Herhangi bir yan etkisi de yok üstelik!
Tabii, modern tıp esastır. Burada konuşulanların, anlatılanların doğrultusunda hiç kimse kendisine teşhis koymamalı. Mutlaka hekime giderek, hekimin önerileri doğrultusunda hareket etmeliler. Benim söylediklerim ancak önleyici ve yardımcı olabilir.
Osmanlı’da var olan ve aile bireylerini “hasta etmemekle” görevli hekimler, aile bireyleri hastalandığında para almıyorlardı. Görevleri hastalıkları tedavi etmek değil, hastalığın oluşumunu önlemekti. Bu noktada önleyici ve koruyucu tıbbı, Osmanlı’nın aile hekimlerine benzetebilir miyiz?
Tabii ki. Bir de şu var, Osmanlı’daki otacı kültürü yüzyıllar boyu taşınarak günümüze kadar geldi. Eski kitaplarda okuyoruz; Latin Amerikan bitkisel tedavileri, Arap kültüründekiler, Çin’de, Japonya’daki bitkisel tedavi yöntemleri, Avrupa’dakiler, Kilise’nin yöntemleri… O dönemlerde, iki yüzyıl önce, şu bitki şuna iyi geliyor diyorlar. Fakat bugün o bitki aynı rahatsızlığa iyi gelmiyor. Bunun nedenleri var.
Ne değişti o günden bugüne?
Birincisi, yüzyıl önceki beslenme şekliyle bugünkü beslenme şekli birbirinden çok farklı. Bugün artık doğal hemen hemen hiçbir şey yok. İçtiğimiz sütten, suya kadar. Tükettiğimiz yoğurttan ete kadar her şey bir koruma ve katkı maddeleriyle birlikte! Naylonlar içersinde, kanserojen plastik sanayi ürünleri içerisinde.
İnsanların beslenme şekilleri değişti. Eğer doğal beslenmenin şartlarından dolayı sizde bir hastalık oluşmuş ise, o dönemin bitkilerinden de şifa bulabilirsiniz. Ama şimdi insanların beslenme şekli doğal değil. Bitkiler de olumsuz etkileniyor çevre şartlarından. Kullanılan zirai ilaçlar doğaya gidiyor. Bitkilerin de solunumu var, hava kirliliğinden etkileniyorlar. Güneş ışığının spektrumu değişti. Ultraviyole ışığı, güneş ışığındaki X ışınları, gamma ışınları bitkiler üzerine farklı düşmeye başladı. İşte ozon tabakasından bahsediyoruz. Dolayısıyla küresel ısınmanın tetiklediği etmenler var.
Tüm bunların sonucunda, bitkiler de değişiyor. Bitkinin içerdiği, insan sağlığını etkileyici gücü olan etkin maddeler de değişmeye başladı.
Modern ilaçlar bu değişimler karşısında etkisiz mi peki?
Bugün bir ilaç piyasaya çıkıyor, büyük bir başarı gibi takdim ediliyor. Ama piyasadan çekilmek sorunda kalanlar da oldukça fazla. Onlarca örneği var. En son örneği Eylül 2005’te piyasadan çekilen Vioxx’dur. Romatizmal hastalıklara karşı kullanılıyordu. Binlerce insan, ani inme neticesinde, kalp krizinden hayatını kaybetti. Dolayısıyla dikkatli olmak lazım. Onlarca ilaç piyasaya girip çıkıyor.
FDA’dan (Federal İlaç Dairesi) da bahsedilmeli bu noktada. Herkes FDA’nın onayı varsa sorun yok gibi bir düşünceyle hareket ediyor. Shane Ellison, kısa süre sonra piyasaya çıkacak “Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar” adlı kitabında FDA’nın ne kadar kolay manipule edildiğini anlatıyor.
Bakın, araştırmalar patentlenene kadar gizli tutulur. Tabiat ise patentlenemiyor. Bu iş kar getirmiyor yani. Patentleyerek para kazanmak için, daha çok sentetik kimya ile çalışılıyor. Neticede de bunların yan tesirlerini yaşıyorsunuz. Bugün her ilacın yan tesiri var. Uzun müddet kullanıldığında daha da ağır yan etkiler görülüyor.
Örneğin ülseratif kolit, modern tıp tarafından tedavi edilemez. Alzheimer, şeker hipertansiyon vesaire… Bunlar için çeşitli ilaçlar var. Ve bu ilaçlar sürekli kullanılmak zorunda. Bunların yan tesirleri ise ya böbrek, göz, kalp ya da karaciğer metabolizması üzerinde görünüyor. Tabii yeni yeni hastalıklar tetikleniyor
Dünya Sağlık Teşkilatı’nın verilerine baktığımızda, birinci sıradaki ölüm nedeninin kardiyovasküler rahatsızlıklar olduğunu görüyoruz. Yani kalp-damar rahatsızlıkları. İkinci sıra kanser- ki günümüzde başı çekiyor. Üçüncü sıradaki enfeksiyonel rahatsızlıklar, hepatit, ve grip var. Dördüncü sıradaki ise çok ilginç…
Nedir?
İlaçların yan tesirleri... Ölüm nedeni hastaları iyileştirmek için kullandığınız ilacın yan tesiri!
Bir ilaç size iyi gelirken, bir başkasında yan tesirleri çok kuvvetli olabilir. Örneğin, bir antibiyotik sizin hayatınızı kurtarırken, alerjisi olan bir başka birini çok kısa zaman da kaybedebilirsiniz.
Türkiye’nin bir ayda tükettiği kemoterapi ilaçlarıyla Almanya’nın tükettiğini mukayese edin. Hastaya kemoterapinin ve radyoterapinin ne olduğu anlatılmalı. Hasta tümörünün yok olacağını zannediyor. Tümör küçülüyor, doğru. Ama o tümörü tetikleyen mekanizmayı tedavi etmiyorsunuz. Ve tüm vücudu etkiliyorsunuz. Bunlar hastalara anlatılmalı.
Laf tümöre gelmişken, kanser önlenebilir bir hastalık mı sizce?
Bakın, sigara kanser yapıyor diyoruz değil mi? Tek başına sigara yüzde yüz kanser yapıyor diyemezsiniz. Bunun pek çok sebebi var. Eğer doğadaki bir şey kanserin oluşumunda etken rol oynuyor ise, doğadaki başka bir şey de kanser oluşumuna karşıdır. Yani her şeyin bir karşıtı var bu âlemde hiçbir şey sebepsiz yaratılmadı. Her şey bir sebep üzerine yaratılmıştır.
Allah yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de diyor ki, “Hiçbir dert yoktur ki bir onun çaresini vermemiş olalım.” Lokman suresinde de ‘Biz size şifalı bitkiler verdik’ diyor. Bu gökten zembille inmiyor. Araştırıp, bulmalıyız.
Bunlara rağmen, kanser vakaları hızla artmaya devam ediyor dünyada?
Bundan yüzyıl önce, dünyanın ölümcül hastalıkları listesinde kanser beşinci sıradaydı. 21. yüzyıla geldiğinizde kanser 2. sırada, başı çekiyor. Bilim ve teknoloji hızla ilerlerken, kanserde inadına bu işin zıddına gider gibi başı çekiyor. Bugün ben üzülerek görüyorum 20, 25 yaşlarında meme kanseri olan genç anneler, genç kızlar var.
Bakın sokaktaki insanların yüzde 15’i ya hepatit B ya hepatit C…
Eskiden birisi siroza, karaciğer kanserine yakalandığında, alkolden oldu, alkolikti diyorlardı. Şimdi hepatit B ve hepatit C’ye bağlı siroz ve karaciğer kanseri büyük bir artış gösterdi. Alkole bağlı siroz daha az görülüyor.
Bu artışta teknolojinin payı ne?
Teknoloji beraberinde, doğanın tanımadığı, kendi üretmediği birçok kimyasal maddeyi üretmeye başladı. Mesela sebze ve meyve tüketiyorsunuz içinde hormon var. Ya da genleriyle oynanmış, trans gen tohumlar kullanılmış üretiminde. Zirai ilaçlar kullanılıyor, sanayi atıklarından etkileniyor ürünler.
İnsan sağlığı üzerinde ilerde etkilerinin ne olacağı bilinmeyen petrokimya ürünleri var. Tüm bunlar kümülatif olarak insana dönüyor. Doğal olarak insanlar genç yaşta hastalıklara yakalanıyor. Normalde 50’li yaşlarda görülen kanser bugün 25–30 yaşındaki insanlarda görülüyor. Çünkü tetikleyicileri teknolojinin içinde saklıydı.
Yani teknoloji insanlık suçu işliyor.
Laf hazır teknolojiye ve genleriyle oynanmış “tohum”lara gelmişken, Kevser Suresi’ndeki “ebter” sözcüğüne değinmek istiyorum. Sizin bu sözcüğü temel alarak yaptığınız bir çıkarım var. Bunu bizimle de paylaşır mısınız?
Kevser Suresi Kur’an’ın 108 numaralı suresidir. Surenin son ayetinde, “İnne şânieke hüvel’ebter” yani, ‘Asıl soyu kesik olan onlardır’ deniliyor. Bu söz Peygamber efendimizin (s) oğulları öldükten sonra, Yahudiler ve müşrikler kendisine ‘Bu nasıl bir peygamber, soyu kesik peygamber mi olur!’ dedikleri için bir cevap niteliğinde…
İşte ben gerçekten soyu kesik olanları gördüm kendi çalışmalarımda. Özellikle gen teknolojisinin hayatımıza kattığı şeyler hep kısır olan ya da kısırlaştırma özelliğine sahip maddeler. Hepsi ‘ebter’ yani. Bugün, gen teknolojisiyle elde edilen ve sofralarda tüketilen domatesin, salatalığın tohumunu alamıyorsunuz. Hepsinin soyu kesik. Genleriyle oynanmış çünkü. Bu sebzeleri tüketenlerin sağlıklarının nasıl etkileneceği de bilinmiyor.
Ama peygamber efendimizin gerçekten çocuğu olmadı? Kastedilen bildiğimiz anlamı değil mi?
Peygamberimizin bir ismi de Mustafa. Saf olan manasında. Kur’an ayetlerinde, “Ya Muhammed biz senin soyunu alemlere üstün kıldık. Sen safsın.”deniliyor. Peygamberimiz, Hz. Adem ile başlayan ve gittikçe saflaşan bir zincirin son halkası. En safkan olanı ve doğal olarak da sonuncusu.
Bu sebeple peygamberle her şey biter. Ondan sonra peygamber gelmeyeceği için de, o halkanın, o soyun bir erkekle yürümesine gerek yoktur. Bu yüzden erkek çocuğu da yoktur o soyun devamını sağlayacak. İşte son ayetteki ‘ebter’ kelimesinden yola çıkarak vardığımız sonuç budur.
Surenin öncesinde ne anlatılıyor?
“Fesalli lirabbike venhar”, yani “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” deniliyor.
“Kurbanı kesin”; ama dikkat edin elektrikli şok vermeyin. Elektrik şokuyla olmaz. Elekrik şoku damarların geçirgenlik seviyesini (permeabilite) yükselterek, kanda dolşan idrarın ete geçmesine sebep olur.
Bir sürüde bir koç 4-5 ay sonra aynı kuzuyla ya da ondan doğan bir yavruyla çiftleşir. Bu safkanlaşmayla birlikte sürüde bağışıklık sistemi de zayıflamaya başlar. Eğer yılda bir kere ürünün belli bir bölümünü keserseniz, sürünün bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlamış olursunuz. Bu da sürünüzün Allah’ın izniyle bereketlenmesi demektir.
Bu safkanlaşmaktan kaynaklanan bir durum. Mesela Almanların şeyfer cinsi çoban köpekleri vardır. Hepsi 12-13 yaşında felç olur. Poodle köpekleri böyledirler, kör olurlar. Safkan sedi türleri için de geçerlidir. Saf kan zaman içinde tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. İlk ayetteki ‘ebter’ sözcüğünün arkasında yatan nedenlerden bizim bulabildiğimiz bazı cevaplar bunlar. Her şeyin bir vakti zamanı var. Zamanı geldiğinde Allah’ın izniyle her şeyin doğrusunu öğreneceğiz.
Prof. Dr. İ. Adnan Saraçoğlu kimdir?
1949 doğumlu olan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, kimya eğitimini tamamladıktan sonra Avusturya Graz Teknik Üniversitesi'nde doktora yaptı. Aynı üniversitenin biyoteknoloji ve mikrobiyoloji kürsüsünde asistan olarak çalıştı. 1994-1996 yıllarında Viyana Teknik Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapan Prof. Dr. Saraçoğlu, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalarıyla bütün dünyada isim yaptı. Prof. Saraçoğlu, lavantanın hepatit hastalarına; brokolinin de prostata iyi geldiğini dünyaya açıkladı. Bitkisel tedavi konusundaki araştırmalarını 'Bitkisel Sağlık Rehberi' adıyla kitaplaştıran Prof. Saraçoğlu'nun, birçok alanda yayınlanmış makaleleri ve kür patantleri var.
حمير العرب
10/2/2009 · Kategori: MAKALELER
Duygularıma tercüman olduğunu düşündüğüm bir yazı... Protesto gösterilerine katılan kardeşlerimin yaptıklarını küçümsememekle birlikte, hep bir şeylerin doğru olmadığı, çabaların stres atmaktan, deşarj olmaktan ileri gitmediği duygusu da içimde duruyordu. Bunu ifade edecek güzel bir yazı yazmış Muhammed Abbas Orabi... Tabii henüz aramızdan bir "küçük çocuk" çıkmadığına göre yapacak başka birşey de yok gibi...
ARAB'IN EŞEĞİ
Mohamed Abbas Orabi
دخل حمار مزرعة رجل
Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer
وبدأ يأكل من زرعه الذي تعب في حرثه وبذره وسقيه؟
Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar
كيف يُـخرج الحمار؟؟
Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın adam?
سؤال محير ؟؟؟
Cevap vermesi zor bir soru!!!
أسرع الرجل إلى البيت
Adam hemen hızla eve gider
جاء بعدَّةِ الشغل
Alet edevatlarını getirir
القضية لا تحتمل التأخير
İşin beklemeye tahammülü yok!
أحضر عصا طويلة ومطرقة ومساميروقطعة كبيرة من الكرتون المقوى
Uzun bir sopa, bir çekiç, bir miktar çivi ve bir de büyükçe bir tabaka mukavva getirir
Mukavvanın üzerine şöyle yazar:
"Ey eşek tarlamdam çık!"
ثبت الكرتون بالعصا الطويلة
Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar
Çivi ve çekiçle
Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır
Elindeki pankartı kaldırır
ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir
Tâ güneş batıncaya kadar
Fakat eşek çıkmaz!
Adam şaşkındır
"Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?"
رجع إلى البيت ونام
Eve döner ve yatar uyur
في الصباح التالي
Ertesi sabah
Çok sayıda pankart hazırlar
Çocuklarını ve komşularını da çağırır
واستنفر أهل القرية
Köy halkını galeyena getirir
'يعنى عمل مؤتمر قمة'
"Yani bir zirve toplar"
صف الناس في طوابير
İnsanları kuyruklar halinde dizer
يحملون لوحات كثيرة
Ellerinde pankartlar:
"Ey eşek tarladan çık!"
"Eşeğe ölüm!"
"Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?" Eşeğin ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler
Başlarlar slogan atmaya:
"Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!"
Eşek eşek !
Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile
Ertesi gün de güneş batar
İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır
Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine
Başka bir çözüm bulmak lazım!
Üçüncü günü sabahı
Adam evinde başka birşey yapmağa girişir
Eşeği çıkarmak için yeni bir plan
Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek
Adam yeni icadını getirir
Eşeğin kuklası
Gerçek eşeğe çok benziyor
Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince
Eşeğin gözleri önünde
Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde
Maket üzerine benzin döker
ve ateşe verir
Kalabalıklar tekbir getirir
Eşek de ateşin olduğu yere bakar
sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder
Amma da inatçı eşekmiş yahu!
Laftan anlamıyor
Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler
Derler ki: Tarla sahibi kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor
Haklı olan o !
Sana düşen çıkıp gitmek
Eşek hala onlara bakar
Sonra otlamaya devam eder
Hiç onlara aldırmaz
Başarısız birkaç girişimden sonra
Adam başka bir aracı gönderir
Aracı eşeğe der ki:
Tarla sahibi hazır
Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye
Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile
Üçte birini sana vermeye razı!
Eşek yine cevap vermez
"Yarısını verecek!"
الحمار لا يرد
Eşekte yine cevap yok
Peki peki!
İstediğin kadar alanı sen belirle, ama belirlediğin alanın dışına çıkma
Eşek başını kaldırır
Artık yiye yiye iyice doymuştur
Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler
Kalabalığa bakar ve düşünür
İnsanlar sevinirler
Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı
Tarla sahibi tahtaları getirir
Tarlayı ikiye böler ve ???????
Eşeğin olduğu hisseyi ona bırakır
Ertesi sabah
Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir
Eşek kendi hissesini bırakmış
Tarla sahibinin hissesine dalmış
otlamaya burada devam ediyor
Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder
ve mitinglere
Anlaşılan faydası yok
Bu eşek laftan anlamıyor
Galiba bu , bu yörenin eşeği değil
Herhalde başka bir köyden gelme
Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı
والذهاب إلى قرية أخرى لتأسيس مزرعة أخرى
ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar
Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde
Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda
Bu ümitsizce çabalara
işgalci, inatçı, mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı eşeği çıkarmak için sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için
küçük bir oğlan çocuğu da gelmiştir
Çocuk kalabalıkları yararak
tarlaya girer
eşeğin yanına varır
küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurur
فإذا به يركض خارج الحقل ..
O da ne: Eşek dört nala tarlayı terkediyor!!!
'
" Hay Allah!" diye bağırır herkes
ARAB'IN EŞEĞİ
10/2/2009 ·
لقد فضحَنا هذا الصغير
"Bu ufaklık hepimizi rezil etti"
Hepimizi komşu köyler nezdindede maskara edecek
فما كان منهم إلا أن قـَـتلوا الغلام وأعادوا الحمار إلى المزرعة
ثم أذاعوا أن الطفل شهيد !!
Hemen oğlan çocuğunu oracıkta öldürürler, eşeği de tekrar tarlaya sokarlar ve çocuğun "şehit olduğu" haberini etrafa yayarlar
GÜVEN
10/2/2009 · Kategori: KISSADAN HISSE
Konu : Azıcık güven - Azıcık zaman!!!
Bir zaman gelmiş ve kaplumbağalar ülkesinde su tükenmiş.
napçez netçez diye düşünürken aralarında en yaşlı, en bilgin olanı (şirin baba gibi) demiş ki:
"şu daği görüyor musunuz... o dağın arkasında büyük bir göl var.
"Eee, koca dağı hepsi birden aşamazlar.
Aralarında çok yaşlı olanlarda var.
Bunun üzerine oraya gidip su getirmeleri için en genç 2 kaplumbağa seçilmiş.
Genç kaplumbağalar 25 yıl sonra göle ulaşmışlar.. ohaa demeyin.
Anca çıkmışlar dağı. Hem nasıl olsa uzun yıllar yaşıyorlar).
Ve o anda fark etmişler.. Suyu alıp götürmek için yanlarına kap almayı unutmuşlar..
kaplumbağalardan biri; ee napcas şimdii??
Birimizin gidip kap alması lazım..
Diğerimiz de burada beklesin ki kimse gelip içmesin sudan!!
En iyisi sen git! Olmazz....
Ben gidicem sen ya suyu içersen?..
O zaman köy susuz
kalır ve hepimiz ölürüz susuzluktan!
Yok valla bak yemin ederim ağzımı sürmeyecem..
sen git al gel kabı bekleyecem..
Söz veriyorum. Bunun üzerine diğer kaplumbağa yola çıkmış..
Orada kalan da beklemeye başlamış..
Aradan 30 yıl geçmiş.. 50 yıl.. 60 yıl..
Sonunda bekleyen kaplumbağa bu böyle olmayacak demiş..
Galiba gelmeyecek bu.. Köydekiler de öldü herhalde susuzluktan..
En iyisi ben biraz su içeyim de bari ben hayatta kalayım..
Kaplumbağaların soyu devam etsin..
Tam eğmiş kafasını göle doğru bir yudum alacakken çalıların arkasından bir ses duyulmuş..
Bak böyle yaparsan gitmem amaaa!!!!!!!!!!
Bizlerde son yıllarda gelişen EKONOMİK-SİYASİ v.s. olaylarda donduk kaldık ne ileri- ne geri....
ALLAH SONUMUZU HAYREYLESİN!!!!!!
FİLİSTİN...FİLİSTİN...FİLİSTİN...
9/1/2009 · Kategori: GUNCEL
Siyonist Vahşet ve Filistinli Çocuklar





Dünden Bugüne Siyonizmin Çocuklara Yönelik Vahşeti
Babasının arkasına sığındığı sırada siyonist saldırganlar tarafından özellikle hedef alınarak öldürülen Muhammed Cemal ed-Durre. Muhammed Cemal ed-Durre'nin ekrana yansıyan görüntüleri siyonist saldırganların, çocukları özellikle hedef aldıklarını gayet net bir şekilde ortaya koyuyordu. Babasının arkasına sığınan bir çocuğu özellikle nişan alarak karnından vurmanın bir başka izahı olamazdı çünkü. Onun gibi daha birçok çocuk benzer şekilde kasten ve bilhassa hedef alınarak öldürülmüştür. |
Baba Cemal ed-Durre, işgalci askerlere arkasında çocuk olduğu uyarısını yapınca işgalci askerler adeta bir av yakalamışçasına silahlarına daha bir iştiyakla ve hararetle saldırarak üzerine ateş ettiler. Bu onların ruhlarına hakim vahşet ve saldırganlık duygusunu bütün açıklığıyla gözler önüne seriyordu. |
Ailesinin düğünden döndüğü sırada annesinin kucağındayken alnından tabancayla kurşunlanarak öldürülen Ziyauddin et-Tumeyzi. 19 Temmuz 2001 tarihinde Şaron'un fikirleri doğrultusunda oluşturulan ve bir tür özel tim gibi çalışan Yolların Güvenliği Örgütü adlı yahudi terör örgütüne mensup teröristler, Ziyauddin et-Tumeyzi adlı üç aylık bir bebeği alnına tabancayla mermi sıkarak öldürdüler. |
Ziyauddin et-Tumeyzi'nin cenazesi kaldırılıyor. Gizli bir yahudi terör örgütünün lideri olan Haham Aydo Alba bundan birkaç yıl önce yaptığı açıklamada karşı direnişin durdurulamaması halinde kadın ve çocukların da öldürülebileceğini ifade etmişti. Filistin topraklarında yayınlanan ve yahudilere ait Maariv gazetesinin yazdığına göre el-Halil şehrindeki Kiryât Arba yahudi yerleşim merkezinde oturan Haham Albâ: "Her ne kadar kadınlar ve çocuklar kendilerini öldürenlerin hayatlarını tehlikeye sokmuyorlarsa da savaşın devamında düşmana yardımcı olmaktadırlar" diye söylemiş ve bu görüşünde İsrail'in ileri gelen hahamlarının fetvalarına dayandığını da dile getirmişti. |
Gazze'de annesinin kucağında bulunduğu sırada top şarapneline hedef olarak dört aylıkken hayatını kaybeden İman Haccu. Haham Alba, Tevrat'taki öldürmeyi ve kan dökmeyi yasaklayan hükümlerin bir yahudinin yahudi olmayanı öldürmesine engel teşkil etmediğini, bu hükümlerin yahudilerin birbirlerini öldürmelerini ve kendi aralarında kan dökmelerini yasakladığını belirtmişti. |
İman Haccu'nun göğsünden girip sırtından çıkan şarapnel parçasının açtığı yarayı gösteren fotoğraf. Sadece bu fotoğraf bile siyonist vahşetin gerçek kimliğini ve sahip olduğu zihniyeti hiçbir söze gerek bırakmayacak şekilde açıkça ortaya koymaktadır. |
İman Haccu'nun cenazesi kaldırılıyor. İşgalcilerin saldırılarında özellikle çocukları hedef almalarının birinci amacı onların ailelerine ağır darbeler indirmek suretiyle, onları bu yolla direnişten, mücadeleden vazgeçmeye zorlamaktı. Çünkü bütün toplumlarda olduğu gibi Filistin toplumunda da çocuk ailenin en değerli varlığıdır. |
Ömrünün baharında şehit olan Rif'at en-Nihal. İşin gerçeğinde İsrail işgal devletinin birinci derecede çocukları hedef alması Filistin halkının evlatlarına ne kadar değer verdiğinin bir göstergesidir. Çünkü belirttiğimiz üzere işgal kuvvetleri çocukları hedef alırken onların ailelerini yıldırmayı amaçlıyordu. |
Çocuk şehit Halil el-Mağribi. İşgalcilerin çocukları özellikle hedef alarak öldürmelerinin önemli amaçlarından biri de onları daha büyük tehlike arz edecekleri çağa gelmeden önce ortadan kaldırmaktır. Çünkü işgal kuvvetlerinin çocuklarla uğraşmaları ve onları ortadan kaldırmaları gençlerle uğraşmalarından daha kolay olmaktadır. Gençlik yaşına gelenler işgal kuvvetlerini daha çok zorlamaktadırlar. Bu yüzden işgal kuvvetleri, kendilerini ileride zorlayacaklarını düşündükleri çocukları daha çocuk yaştayken ortadan kaldırmayı ve geleceğin "tehlike"lerini şimdiden yok etmeyi daha kolay ve külfetsiz gördüklerinden, tercih etmektedirler. |
İşgalcilerin Beytlaham'a yönelik saldırılarında yaralanan çocuklardan Meram Selame. Siyonist vahşetin çocuklara yönelik saldırıları Aksa İntifadası'nın başlangıcından itibaren sürekli devam edegeldi. Bu yüzden Aksa İntifadası'nda ölenlerin ve yaralananların en az yarısını çocuklar oluşturdu. |
Nablus'ta oyun oynarken vahşete hedef olarak şehit olan iki kardeş. İşgalciler kendilerini mazur göstermek için Filistinlilerin çocuklarını ateş hattına sürdüklerini ileri sürüyorlar. Oysa Filistinli çocukların geneli ya annelerinin kucaklarında, ya kundakta bulundukları esnada, ya babalarının arkalarına sığındıkları sırada, ya da sokakta oyun oynarken öldürülmüşlerdir. |
Nureddin Udeh adlı bebeğin annesinin göğsünü boyayan kanları. İşgalci saldırganlar çok sayıda Filistinli bebeği bu şekilde annelerin kucaklarında veya kundaklarında hedef alarak öldürmüşlerdir. |
« Önceki ::

