Dinî ve ilmî olarak Reenkarnasyon nedir?

26/12/2008 · Kategori: ISLAM HUKUKU VE FIKHI

 
Prof.Dr.Hayrettin KARAMAN - İSLAM HUKUKÇUSU


Dinî ve ilmî olarak Reenkarnasyon nedir?


Televizyoncuların işi seyircinin ilgisini çekip para kazanmak olduğu için verilen mesajın zarar veya yararını hesaba katmadan akıllarına gelen konuyu işliyorlar. Reenkarnasyon (insan öldükten sonra ruhunun bir başka bedende yeniden dünya hayatına dönmesi) konusu da bunlardan biri. Bugünlerde yine tartışıldığı için kısaca dinî ve ilmî olarak Reenkarnasyon nedir sorusuna cevap vereceğim.
Bakara sûresinin 28. âyetinde insanlara "cansız nesneler" (lafzî anlamıyla "ölüler") iken hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekleri bildirilmiştir. "Ölüler iken diriltilme" ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (Reenkarnasyon, tenâsüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadislerden çıkarmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin, biz de günahlarımız itiraf ettik, buradan çıkmanın bir yolu yok mu dediler" buyurulumuştur (Mü'min 40/11). "Kur'an âyetleri birbirini açıklar" kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, "peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme" şeklinde anlamamız tutarlı olmaz. 40/11. âyete göre "Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir." İki âyeti, aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler, önce bu ölülere (yoklara) varlık ve hayat verilmiştir; "Bu, birinci diriltmedir." Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır; "Bu da ikinci diriltmedir". Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci kez hayata gelmişlerdir; iki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. İkinci âyete göre "Yaşayan insanın iki kere ölmesi ve her iki ölümden sonra da birer kere dirilmesi gerekir, yukarıdaki açıklama buna tam olarak uygun düşmüyor" denilecek olursa; şöyle açıklama yapmak da mümkündür: Yaşayan insan eceli gelince ölmüştür, kabirde dirilmiştir, ilk sorgudan sonra tekrar ölmüş ve kıyametten sonra tekrar dirilmiştir. Yok iken yaratılma ve can vermeye "ölü iken diriltme" demek mecazi olduğu için gerçek mânada (hakikat mânasında) iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü'min sûresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle ilgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vâka da Reenkarnasyon inancına ters düşer, onun asıl olmadığını ortaya koyar.
Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı "insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görme gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler...", yeniden bedenlenme inancının İslâm'a aykırı olduğunun kesin kanıtlardır.
Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bir bilgi ve şuurlar mevcut değildir. Bu kesin gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamalar olmalıdır; nitekim kolektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hâfızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır. Dün akşam (13-7-2003) bir tv tartışmasında, branşı tıp veya parapsikoloji olmayan ama herşeyden dem vuran bir ilahiyatçı bir çeşit Reenkarnasyonu, hem de Kur'an'a dayanarak savunurken bunu bilimin de kabul ettiğini söylemiş, arkasından konuşan iki uzman ise bu iddiayı yanlışlamış, reenkarnasyonun bir çeşit hastalık olduğunu, kişilik karışmasının ortaya çıktığını ve her gün birçok reenkarne olmuş "hastayı" tedavi ettiklerini ifade etmişlerdir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Uzman psikiyatrist Dr. İlhan Yargıç da bir makalesinde şunu söylemektedir. "Hipnoz altında hiçbir yönlendirme olmaksızın ya da uyanırken kendiliğinden ortaya çıkan kimlik değişiklikleri yani kişinin kendisini farklı birisi olarak tanıtması dissosiyatif bozukluk adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Bu hastalığın en şiddetli biçimine çoğul kişilik (dissosiyatif kimlik bozukluğu) denilir ve hasta farklı zamanlarda farklı kimliklere bürünür, bu kimlikler birbirinden kısmen habersizdir."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kurân´da Başörtüsü Var mı?

23/12/2008 · Kategori: ISLAM HUKUKU VE FIKHI


KURÂN-I KERİM VE BAŞÖRTÜSÜ

Mümin ve Müslüman olan insanlar prensip olarak Kuran´ın emir ve yasaklarına uyulması gerektiğinde hemfikirdirler. Ancak neyin Kuranda bulunduğu neyin bulunmadığı konusu o kadar kolay anlaşılır değildir. Bunu tespit için metodoloji ve bir suje/anlayan olarak insanın tavrı önemlidir. Metodoloji önemlidir, çünkü Kuran da bir metindir ve onun ne olduğu, kimi muhatap aldığı, ne yapmak istediği ve bu isteğini ifade etmek için kullandığı araçlar bilinmeden onun anlaşılması mümkün olamaz. Bu anlamanın bir aktörü olarak insanın tavrı da önemlidir çünkü onu, o ne ise o olarak mı, yoksa kendisi ne istiyorsa öyle mi anlayacak olması, sonucu değiştirir. Böyle kısa bir yazıda elbette Kuran´ı Kerim´i anlama metodu üzerine söylenebilecek her şeyi söylememiz ne mümkün ne de uygundur. Ama şu kadarını zikretmemiz de gereklidir:

  1. Kurânı Kerimin, kendisinin de on bir kez vurguladığı gibi o Arapça bir metindir ve bunun anlamlarından biri, onu doğru anlamanın ancak bu dilin kuralları içerisinde mümkün olacağıdır. Dilinin elvermediği hiç bir mana ona nispet edilemez.
  2. Dili açısından Kuran´ın ne söylemek istediğini en iyi anlama durumunda olanlar elbette onun ilk muhatapları idi ve onların, özellikle de ittifakla anladıkları bir mananın onda bulunmadığını, ya da onun aksinin olduğunu söylemek imkansız ve mantıksızdır. Bu elbette Kuranda bulunan her mananın onlar tarafından ortaya konduğu ve artık onda başka hiçbir mananın çıkarılamayacağı anlamına gelmez. Çünkü Kurânın sürekli açılacağını da onun bizzat kendisi söylemektedir.
  3. Kuranın manaları ya bizzat onun direkt (ibare ve mantuk) ve dolaylı (işaret) olarak lafızlarından, ya da bu lafızların gereğinden ve tabii sonucundan (iktiza ve mefhum) anlaşılır. Bu da yine onun dili demektir. Çünkü benim, arkadaşıma, onunla ortak olduğumuz bir mal için: “bunun üçte ikisi benimdir” demem, üçte birisinin onun olduğunu söylemiş olmam anlamını da içerir. İşte bu anlamların birincisi direkt olarak lafızdan, ikincisi ise o lafzın iktiza ve mefhumundan anlaşılan manalardır ve her iki mana da bu sözde mevcuttur. Ama “kalanı da bölüşmeliyiz” manası bu sözde yoktur. Yani bu söz ona ihtimalli değildir.

Bu kısa metot bilgisinden sonra başörtüsü meselesini, yani kadınların başlarını kapatmasının hükmünü Kurandan anlamaya çalışırsak karşımıza çıkan durum şudur: Herkesin bildiği gibi, Nûr Suresi 31. Ayette Allah (cc) kadınların ziynetlerini (süslerini ya da güzelliklerini), sayılan kimseler dışındakilere göstermemelerini ve başörtülerini (hımarlarını) yakalarının (ceyblerinin) üzerlerine dökmelerini emretmektedir. “Ceyb” (ç. Cüyûb) gömlek ya da hırka gibi giysilerin, boyun altından düğme ile açılan yırtmaç yeridir.

Yani, başörtülerle örtülmesi istenen yer, çenenin altına tekabul eden ve bizim “döş” dediğimiz bölgedir. “Ceyb” aslında bedende değil elbisede bulunur. Ama bununla kastedilen şeyin ceybin kendisi değil, bulunduğu yer olduğu açıktır. Keza ziynetten kastedilen de onun bulunduğu bölgedir. Yoksa takı anlamındaki ziynetlerin bizzat kendilerinin gösterilmemesinin bir anlamı yoktur. Şimdi bu ifadeden direkt olarak anlaşılan birinci mana, kadınların döşlerini de kapatmaları gereğidir. Ama hedef sadece bu olsaydı Allah (cc) “Ceyblerini de/döşlerini de kapatsınlar” derdi. Başörtüleri/hımarları ile kapatsınlar denmiş olması, tabii olarak bunun da bir anlamının olmasını, ve başın örtüsünün de bulunmasını gerektirir. Yani bu mana, bu ifadenin dilinin bir gereği/iktizasıdır.

Eğer istenen şey sadece döşlerinin kapatılması olsaydı böyle söylemekle Allah, fazladan ve gereksiz bir kelime kullanmış olurdu. Biz bir insana mesela: “Gömleğinizle diz kapaklarınızı örtün” demiş olsak, ona sadece dizinin örtülmesi gerektiğini anlatmış olmayız. Bunu kastetmiş olsaydık, “dizleriniz örtülü olsun” derdik. Aksine bunun anlamı; gömlek bulunsun, o örteceği yerleri örtsün ve de diz kapaklarını örtecek şekilde uzun olsun, oraları da onunla örtün demektir. Ya da meclis iç tüzüğüne konan kravat takma mecburiyetini, Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti´nin: “İstenen şey, kravat takılmasıdır. Bunun boyuna takılacağı tasrih edilmemiştir. Binaenaleyh, ben meclise girsem, kravatı yine belime bağlayarak girerim” şeklinde yorumlaması elbette sadece bir espri ve muziplik olarak görülebilir.

Konu ili ilgili ikinci ayet-i kerime Ahzâb Suresi 59. ayetidir. Orada da Allah (cc) şöyle der: “Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarının bir bölümünü üzerlerine atsınlar. Böyle yapmaları tanınmalarının, böylece de taciz edilmemelerinin en uygun yoludur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir”. “Cilbâb” da “Hımâr” gibi başa atılan, ama ondan daha büyük olup bedenin büyük bir kısmını örten atkı gibi bir üstlüktür. Mümin kadınların bir dış elbisesidir ve bir bakıma da alamet-i farikasıdır. Burada da “Üzerlerine atmak”tan sözedilir. Eğer bu “üzerleri” ni en üst noktalarından başlatacaksak böylece başın da kapalı olacağı anlaşılır. Eğer omuzlardan başlatacaksak, omuzlara atılan bir giysinin, atılmış olması için daha yukarılarda olması gereği de ortadadır. Yani her halü kârda bu ifade de başın kapalı olmasını gerektirir. Buradaki bir başka önemli husus, kadınların üzerlerine atacakları bu üstlüğün, onların tanınmamasını değil, tanınmasını sağlamasıdır. Oysa örtü insanın kim olduğunu gizleyen bir araçtır. Öyleyse bununla da kastedilen şey; Ayşe mi Fatma mı oldukları tanınsın değil, mümin ve iffetli oldukları tanınsın da kimse kendilerini rahatsız etmesindir.

Görüldüğü gibi, eğer başka hiçbir delil bulunmasaydı dahi Kuranın dilini birazcık bilen ve kendi ideolojisine destek arama gibi bir maksadı bulunmayan her sağlam insan sadece bu iki ayetten dahi kadınların başlarının kapatılması gereğini rahatlıkla anlayabilirdi. Ayrıca biz biliyoruz ki, Hz. Peygamber bu ayetlerden ve bütünüyle İslam´dan, kadınların tesettürünün başlarını da kapsadığını anlamış, kendi hanımlarına böyle uygulatmış ve arkadaşlarının/sahabenin hanımları da aynı şeyi yapmışlardır. Bütün bunlarla beraber Hz. Peygamberden günümüze bütün İslam alimlerinin bunu böyle anlamış olmaları ve kesintisiz bir kabulle bunun bize kadar böyle gelmiş olması, baş örtmenin kadınlar için dinde gerekli olduğunun ve bu ayetlerin anlamlarının böyle olduğunun en önemli delilidir.

Buna felsefî anlamda gelenek, ya da yaşayan sünnet, hatta yaşayan Kuran diyebiliriz ve İmam Malik´in de ısrarla üzerinde durduğu gibi bu bir bakıma manevi tevatürdür. Kastı mahsusası olmayanlar için reddi mümkün değildir. Özetle, mümin kadınların başlarını örtmeleri Kurânın bir emridir. Bunu sünnet böyle beyan etmiş ve uygulamıştır. O günden bu güne de bu anlayış, aksine hiçbir görüşle sekteye uğramadan manevi bir icma olarak kabul edilmiştir. Aksini iddia etme İslam akidesi açısından da tehlikeli bir noktada olma demektir. Çünkü İslam ne ise odur. O kendini kendi tanımlar. İnsanlar onu kendini tanımladığı gibi kabul ederler ya da etmezler. Ama değiştirme hakları olmamalıdır. Başörtüsünün değişik şartlarda çıkarılıp çıkarılamayacağı ise ayrı bir husustur ve bu da ancak zamansal, lokal, kişisel bir fetva olabilir. Genellenebilecek bir fıkıh olamaz. Yine de böyle zamansal bir fetvanın dahi çok kolay olamayacağı bir gerçektir. Çünkü dinler, ideolojiler ve düşünceler sembolleriyle varolabilirler. Tesettür ise İslam´da sadece kadının değil, bütünüyle İslamın sembollerinden biridir. Belki de en önemli sembolüdür.

Medeniyet dönüştürmek isteyenlerin modernleşmeyi kadınların tesettürden çıkması ile özdeş görmeleri, bu sebeple anlamsız değildir. Modernleşmenin İslam dünyasına kadın üzerinden taşınmış olması da çok manidardır. Bu konu üzerende bunca ısrar etmelerinin sebebi de bundandır. Aliyyul Kârî, Şifa Şerhinde şu anlamda bir hadis nakleder. “Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir”. Böyle bir hadisi hadis kaynaklarında bulamamış olmamıza rağmen, doğru bir söz anlamında bu bir hadistir ve psiko-sosyal bir gerçeği anlatır. Nitekim günümüz düşünürleri de aynı şeyi söylemektedirler: “Georg Simmel, giyimin doğrudan yürüyüş temposunu, endamını, jestleri belirlediğini ve dolayısıyla benzer biçimde giyinen insanların benzer davranışlar sergilediklerini ileri sürer”

Prof.Dr.Faruk BEŞER - İSLAM HUKUKÇUSU

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Borç ilişkileri, vade farkı, enflasyon ve faize dair...

22/12/2008 · Kategori: ISLAM HUKUKU VE FIKHI


Soru:

27 Yaşındayım, demir ticareti ile uğraşıyorum. Bizim gibi İslami hassasiyeti olan bir kısım tüccarın karşılaştıkları bir sorun hakkında, dinimizin koyduğu hükmü öğrenmek için, size başvurma ihtiyacı hissettik. Parasının değeri sürekli düşen bir ülkede yaşadığımız için vadesi geçen alacaklarımızı, kimi zaman sattığımız mal yerine koyamayacak kadar zarar etmemize sebep oluyor. Borçlunun zor durumda olduğunu bildiğimiz zaman müsamaha gösteriyoruz ve hatta kimi zaman borçlarını sildiğimiz müşterilerimiz oluyor. Fakat bazları, ahlaki zaafiyetinden ve kasıtlı olarak borcunu gününde ödemiyor. Bunun sebebi kimi zaman parasını başka yatırımlarında değerlendirmek veya başka sebepler olabiliyor.
Böyle bir durumda İslam'ın tüccarı (mağduru) koruyan bir hükmünün mutlaka olacağını düşünüyoruz. Bu konuda yakın zamana kadar fiyat değiştirme gibi bir uygulamaya gidemiyorduk. Ancak çevremizde sorduğumuz bazı hocalardan, borcun vadesi geçtiğinde, ödeme günündeki fiyatından; mala, dövize v.s. çevirilebileceği cevazını aldık. Ancak bunun da bizim açımızdan zararları var. Şöyle ki; borçlu nasıl olsa borcum döviz v.s. diyerek borcunu çok geciktiriyor. Bu gecikme bazen birkaç seneyi bile bulabiliyor. Biz ticaret yapan ve paraya para kazandırmaya çalışan insanlarız. Malumunuz, döviz de olsa paranın ticaret erbabı için bir getirisi vardır. Kendimiz için de çoğu zaman 3 günlüğüne bile çevremizden borç döviz bulamadığımız zamanlar oluyor. Bu şekilde kendi çapımıza göre, büyük olan alacaklarımızdan zararlar ediyoruz ve bunlar da bizim ticaretimizi etkiliyor. Dini hassasiyetimizden dolayı herhangi bir farklı uygulama da (vade farkı, faiz v.b.) yapamadığımızdan, ticari ahlak ve İslami kaygısı olmayan kişiler bizi zor durumlarda bırakıyor. İşte bu tür olaylar karşısında Müslüman işadamı nasıl bir uygulamaya başvurmalıdır. Bu sorumuza cevap verebilirseniz çok seviniriz. İşlerinizde başarılar diler, saygılar sunarız...

Cevap:
Vâde farkı faiz değildir. Peşin yüze satılan bir malı mesela altı ay vade ile yüz elliye sattığınız zaman bu "elli" fazlalık faiz değil, vade farkıdır. Vadeli alım-satımda mal satılıp para alındığı için bu meşru olan bir beyi akdi olur. Yüze aldığınız malı peşin mesela yüz elliye sattığınızda buradaki fazlalık nasıl faiz değil, kâr ise, aynı malı vadeli yüz seksene sattığınızda da bu seksen faiz değil, vâde sebebiyle yapılmış daha fazla kârdır. Burada kullandığım "daha fazla" sözü de çoğu kez reel değil, rakkam itibariyledir, genel sonuçta peşin ile vâdelinin kârları eşit gibi olur. Kredide ise para ile para satılmakta ve alınmaktadır, mesela yüz lira alınıp bir süre sonra bankaya yüz elli lira ödenmektedir, işte bu örnekteki "para alım satımı"ndaki fazlalık faizdir.
Bir malı vâdeli sattığınızda enflasyonu da hesap ederek vade farkını ona göre koymanız gerekir. Vadesi geldiğinde ödenen borca, bu arada enflasyon daha fazla oldu diye bir ek yapmak caiz olmaz. Alacaklı veya borçlunun aşırı şekilde zarar etmesine sebep olan dalgalanmalar, siyasi veya tabîî olaylar, âfetler olursa, zararı hafifletecek bazı farklı uygulamalara da izin verilmiştir.
Enflasyonun öngörülemediği durumlarda ödemenin, sağlam bir para veya altın ile yapılması şart koşulabilir.
Vâdesiz alacaklar veya vâdeli olup gününde ödenmeyen alacaklar tahsil edilirken borçlu tarafından enflasyon farkı da ödenmelidir; aksi halde borç eksik ödenmiş, alacaklının hakkı yenmiş olur. Peşin fiyat ile yüz liraya bir kilo pirinç aldığınızı düşünelim, siz hemen ödemeniz gerekirken borcunuzu üç ay sonra öderseniz ve bu arada pirinçin alış fiyatı yüz yirmi liraya çıkmış olursa ve siz yine borcunuzu yüz lira olarak öderseniz, satın alma gücü bakımından borcunuzu tam ödememiş olursunuz, bu sebeple fiyat (enflasyon) farkını da ödemeniz gerekir.
Satılan malı deftere kaydederken ödünç niyetiyle kaydetmek ve malı alan ödemeye geldiğinde satım işlemi yapmak ve ödeme günündeki fiyatı uygulamak da caizdir.
Kötü niyetli kişilerin, İslam'daki faiz yasağını kötüye kullanarak -mesela borcunu vâdesinde ödemeyip uzun süre geciktirmek suretiyle- alacaklıyı (özellikle ticaret erbabını) zarara uğratmalarının yaygınlaştığı zamanlarda şöyle bir işlem daha yapmak mümkündür: Malı, uzun ve kısa vâdelere uygulanacak vâde farkları listesi üzerinden satmak ve fiilen ödeme zamanında, gerçekleşen vâdeye göre fark uygulamak. Bu işlemde faiz değil, başta satım yaparken bedelin belirlenmemiş (mechul) olması kusuru vardır. Fıkıhçılar, zamanı geldiğinde icrayı imkansız kılan ve anlaşmazlıklara yol açan "belirsizlikler" yüzünden akdin fasid olacağını ifade etmişlerdir. Ancak bizim "olabilir" dediğimiz işlemde böyle bir belirsizlik yoktur; fiilen ödeme zamanında ne ödeneceği listede yazlıdır ve bunu taraflar kabul etmişlerdir. Başta fasid (sakat) olan akitler de, fiilen teslim-tesellüm gerçekleştiğinde yeniden sıhhat kazanır ve geçerli olurlar.

Prof.Dr.Hayrettin KARAMAN - İSLAM HUKUKÇUSU

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

MÜT'A NİKAHI CAİZ DEĞİLDİR

22/12/2008 · Kategori: ISLAM HUKUKU VE FIKHI

 Müt'a nikahı yapmak caiz midir?

İslâm zinayı kesin olarak yasaklamış, kadın ile erkek arasında cinsî ilişkinin yegâne meşrû yolu olarak nikahı (evlenme akdini) getirmiştir. Evlenmeden maksat yalnızca cinsî tatmin olsaydı, bunun geçici (muvakkat) ve bir zamanla sınırlı olması da makul ve meşrû olurdu. Diğer birçok sistemde olduğu gibi İslâm'da da evlenmenin birden fazla sebebi ve maksadı vardır. Bunların başında ruh ve beden sağlığı içinde, toplumun manevi mirası ve değerleri ile bütünleşmiş nesiller yetiştirme maksadı gelmektedir. Ailenin bu fonksiyonunu yerine getirebilmesi, devamlı olmasına, aile fertlerinin tabiî ve kazanılmış kabiliyetlerine uygun bulunan iş bölümüne bağlıdır. İşte bu sebeple İslâm, evliliğin devamlı olması maksadıyla yapılmasını istemiş, bunu akdin sıhhat şartı kılmış, boşanmayı pek de hoş olmayan bir davranış ve son çare olarak caiz görmüştür.
Beşerin çok önemli ve güçlü dürtü ve güdülerinden biri cinsî arzudur (şehvettir). İslâm bunun yok edilmesini istememiş, evlilik ilişkisi içinde ihtiyacın karşılanmasını teşvik etmiş, bunun için evliliği kolaylaştırmıştır. Âdetlerin, dinin maksadını aştığı noktalardan biri de günümüzde evlenmenin güç hale getirilmiş olması, gençlerin yirmi beş, otuz yaşlarına kadar evlenme imkanı bulamamalarıdır. Bu durumda genç, cinsî arzusunu nasıl defedecektir? Evet oruç, genel olarak ibadetler, okuma vb. faydalı faaliyetler, güzel san'atlar büyük ölçüde cinsî baskıyı hafifletir, yasak yönelişleri engellemede yardımcı olur. Fakat bazı zaman ve zeminlerde tehlike var demektir. Bu durum, günümüzde böyle olduğu gibi, Rasulûllah (s.a.) zamanında da buna yakın hallerle karşılaşılmıştır. İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: Yanımızda kadınlar bulunmadan Allah Resûlü ile birlikte savaşlar yapıyorduk. Allah Resûlü'ne "Kendimizi iğdiş ettirelim mi (cinsî iktidarımızı yok edelim mi?)" diye sorduk. Bizi bundan men etti, sonra da elbise vb. karşılığında, belli bir zamana kadar kadınlarla evlenme akdi (nikah) yapmamıza izin verdi. İbn Mes'ud bu hadîsi naklettikten sonra "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı tayyibatı (iyi, güzel, temiz şeyleri) kendinize haram kılmayın, sınırı da aşmayın, Allah sınırı aşanları sevmez." (Mâide: 5/87) meâlindeki ayeti okumuştur. (Buhârî, Nikah, 31)
Ebû Hamza anlatıyor: İbn Abbas'a kadınların müt'asını (müt'a nikahı ile kadınlardan faydalanmayı) sordum, buna izin ve ruhsat verildiğini bildirdi. Bir hizmetçisi kendisine: "Bu sıkıntılı hallerde, kadının az olduğu durumlarda ve benzerlerinde söz konusu olsa gerek, değil mi?" diye sorunca İbn Abbas "Evet öyledir." cevabını verdi. (Buhârî, aynı yer)
Hadîslerden, Hz. Peygamber (s.a.)'in, Mekke fethine kadar birkaç defa, gerektikçe müt'a nikahına izin verdiği, sonra yasakladığı anlaşılmaktadır. Müt'a nikahını caiz görenleri iki gruba ayırmak gerekiyor:
a) Mutlak olarak caiz görenler. Ehl-i sünnet mezhebleri ve müctehidleri içinde bu guruba giren kimse yok gibidir. Bu görüş bazı şîî guruplara aittir.
b) Zinaya düşme tehlikesinin bulunduğu hallerde caiz görenler. Bu görüş de dört mezhebin dışında bulunmakla beraber, sahâbe zamanından günümüze kadar bazı müctehidler tarafından bu yolun benimsendiği olmuştur.
Müt'a nikahını caiz görenlerin dayandığı bir hadîsi de Hz. Câbir rivayet etmektedir. Bu hadîste Câbir (r.a.) şöyle diyor: Hz. Peygamber (s.a.), Ebû Bekir zamanları ile Ömer'in hilâfetinin ilk zamanlarında, bir avuç hurma, yahut un karşılığında, birkaç günlüğüne müt'a evliliği yapardık, nihayet Ömer bize bunu yasakladı. (Müslim, Nikah, 16/16)
Müt'a nikahını caiz görmeyenlerin dayandığı en açık ve güçlü delil, er- Rabî b. Sebra el-Cühenî'nin rivayet ettiği hadîstir. Râvî'nin babası Sebra, Mekke fethinde Rasûlullah (s.a.) ile beraber bulunmuş, müt'a nikahı ruhsatından istifade etmiş, böyle bir nikah içinde yaşarken Resûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işitmiştir: "Ey insanlar! Sizin, kadınlardan müt'a nikahı ile faydalanmanıza izin vermiştim. Biliniz ki Allah Teâlâ bunu, kıyâmet gününe kadar haram kılmıştır, kimin yanında böyle bir kadın varsa bıraksın, onlara verdiğiniz mehirlerden hiçbir kısmını da geri almayın." (Müslim, Nikah, 16/20 vd.)
İmam Şevkânî, bundan önce zikrettiğimiz Câbir hadîsi ile bu hadîsin çeliştiğini, ebediyyen yasaklanmış bir nikahın Hz. Ömer devrine kadar devam etmiş olmasının önemli bir problem olarak karşımıza çıktığını zikrettikten sonra şu yorumu yapmıştır: "Öyle anlaşılıyor ki, bazı sahâbîler, Hz. Peygamber'in bu nikahı kesin ve ebedî olarak yasakladığını duymamışlar ve uygulamaya devam etmişlerdir; Hz. Ömer de bu durumu görünce yasağı tazelemiş ve uygulamaya kesin olarak son vermiştir. Gerçi bu yorumda bir zorlama vardır; fakat sahîh olan ve ebedî yasaklamayı bildiren Sebra hadîsi karşısında bu yorumu yapmamız gereklidir." (Neylü'l- evtâr, c.vı, s.147)
Sonuç olarak sünnî fıkıh mezhebleri, ittifakla müt'a nikahının caiz olmadığı önceki ruhsat ve izinlerin sonradan ebedî olarak kaldırıldığı, neshedildiği hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensup bulunan bir müftü, müt'a nikahının cevazına, durum ne olursa olsun fetva veremez. Ancak samimi olarak, ictihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık diyemez.
Prof.Dr.Hayrettin KARAMAN - İSLAM HUKUKÇUSU

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kürtaj ve Ceninin Yaradılış Safhaları

22/12/2008 · Kategori: ISLAM HUKUKU VE FIKHI

Kürtaj ve Ceninin Yaradılış Safhaları

Müspet ilimler geliştikçe Kurânı Kerimin ve onun beyanı olan Sünnetin daha iyi anlaşılacağı bir gerçektir. Kurânı Kerim her şeye işaret etmiştir ve Sünnet işaret edilen bu manaların birini ya da bir kaçını açıklamıştır. Kurânı Kerim´in manaları sonsuz olduğu gibi Sünnetin her beyanı da doğrudur. Ancak Kurânı Kerim´le il­gili olarak anlama problemi olduğu gibi, Sünnetle ilgili olarak da hem onu olduğu gibi tespit, hem de anlama problemleri vardır. Yani hadis sahih midir? Tamı tamına râvinin anlattığı sözler­le mi sâdır olmuştur? Eğer öyleyse ondan anlaşılan nedir?

Görüldüğü gibi hadis Kurânı Kerim´in beyanı olmakla bera­ber, hadisten elde edilen bilgileri ayıklama ve tespit etme o kadar kolay değildir. Öncelikle hadisin sahih olup olmadığını öğrenmek gerekir. Bunu muhaddisler büyük ölçüde belirlemişlerdir. Ancak sahih bir hadisin farklı rivayetleri çoğu zaman onu duyan râvilerin kendi anladıkları mana ve kendi seçtikleri kelimelerle nakletmiş olabilecekleri gerçeğini gösterir. Çünkü bazen hiç değişmeyecek bir durum, ya da bir defa vaki olan bir olay, farklı ve manayı bir ölçüde değiştiren ifadelerle nakledilmişse, bunu ravilerin tasarru­fundan başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. Bu konu hadis ilmi metodolojisinin önemli bir meselesini teşkil eder ve "Hadisle­rin mânâ ile rivayeti" adıyla ele alınır.

Bizim üzerinde duracağımız "Yaratılış" konusu da bu açıdan bakıldığında farklı anlamalara sebep teşkil eden ve bazen yanlış bilgilenme ve bilgilendirmeye konu olan bir husustur. Bu konuda birden çok "sahih" hadis vardır ve bunlar Buhâri ve Müslim gibi en sahih kaynaklarda da mevcuttur. Öyleyse:

  1. Meselenin özünde şüphe yoktur ve konu Allah Rasulü (sa) tarafından açıklanmıştır.
  2. Yaratılış konusu, değişmeyecek bir "haber" olduğu için farklı anlatımlar, bu konudaki farklı durum ve olayları anlatıyor olamaz. Çünkü sözkonusu olan mesele, işaret ettiğimiz gibi, bir ola­yın tespitidir. Yani konu ya öyledir, ya da böyledir.
  3. Böyle bir olay farklı ifadelerle veriliyorsa, bu farklılık onu nakleden râvilerden kaynaklanmaktadır ve vakıaya en uygun olan rivayet hangisi ise o asıldır.
  4. Bu usûl ve metot bilgilerinden sonra "Yaratılışın safhaları" konusuna önce Kurânı Kerim´e, sonra da onun beyanı olan Sünnette bakacak olursak şu bilgilerle karşılaşırız:

Kurânı Kerim´de şöyle buyurulur

Andolsun ki, biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık. (İlk yaratılış, yani Adem´in (as) yaratılışı budur). Sonra onu nutfe (meni, sperm) olarak elverişli bir karargâha (rahme) koyduk. Sonra bu nutfeyi bir çengel haline getirdik. Ardından bu çen­geli bir "çiğnemlik vücut" kıldık. Ardından bu bir çiğnemlik vücudu kemik yaptık ve kemiğe et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratışla inşa ettik. Gördünüz mü, yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir! Sonra siz, bunların ardından ölümcül­lersiniz. Sonra da Kıyamet Günü tekrar diriltileceksiniz...(Mü´minûn 12-16)

Hac Suresi 5. ayet-i kerimesi de ufak ayrıntılarla aynı olayı, aynı safhalarla anlatır. Bu ayetlerde dikkat çeken hususlar şunlardır:

  • Yaratılış safhaları şu sıra ile verilmiştir:
    1. Sperm.
    2. Sper­min rahme ulaşıp yerleşmesi.
    3. Spermin çengelli bir yapı kazan­ması.
    4. Bu çengelin belli belirsiz bir şekil alması. (Hac Suresinde­ki ayrıntı: "muhallakaten ve ğayra muhallakatin" yani bu, bir şeye benziyor ama tam onun şeklini almamış, diye anlatabileceğimiz bir ifadedir. Bu yüzden biz ona "belli belirsiz" dedik.)
    5. Kemiklerin oluşması.
    6. Kemiklerin etle giydirilmesi.
    7. Ardından "Bir başka yaratış'ın inşası".
    8. Ölümcüllük vasfının bu "Başka Yaratış" tan sonra kazanılması.
  • Görüldüğü gibi, bu safhaların süresi Kurânı Kerim tarafın­dan açıklanmamıştır. Biz bunu ancak Sünnetten öğrenebileceğiz.
  • Ölümcüllük, yani ölme özelliğine sahip olma, 7. safhadan sonra olan bir keyfiyettir. Ölmek için canlı olmak gerektiğine göre, ceninin canlanması işte bu "Bir başka yaratış" ile birlikte olmak­tadır.

Konunun Sünnet tarafından beyanına gelince:

Bu konuda Buhâri ve Müslim başta olmak üzere hemen bütün hadis külliyatında üslupları açısından ilginç hadis-i şerifler vardır. Önce bunları verecek, sonra da üzerindeki değerlendirmemizi yapacağız:

Buharî' de "Yaratılışın Başlangıcı" (Bed' ul-halk) bölümünde şu hadis-i şerif yer almaktadır:

Abdullah'tan: Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında 40 günde derlenip toparlanır. (yücma´u). Sonra böylece alaka (çengel) olur. Sonra böylece mudğa (belli belirsiz cisim) olur. Sonra Allah (cc) bir melek gönderir ve ona dört sözle emre­der: Amelini yaz! Ecelini yaz! Said mi, şaki mi olduğunu yaz! Sonra da ona ruh üflenir. [1]

Aynı hadis, aynı râviden alınarak Müslim´de şu iki basit, ama önemli farklılıkla verilir:Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında 40 günde derlenip toparlanır. Sonra bu sürede, böylece alaka olur. Sonra bu sürede, böylece mudğa olur. Sonra melek gönderilir ve ona ruh üfler ve dört şeyle emrolunur. [2]

Görüleceği üzere, Müslim´in rivayetine göre meleğin gelip ruh üflemesi olayı, onun dört hususla emrolunmasından öncedir ve bütün bu safhalar ?bu sürede, böylece? ifadesiyle anlatılmıştır.

Şimdi, "Bu sürede, böylece" demek, bir bu kadar daha süre­de, yani ikinci, üçüncü kırk günde. demek midir? Yoksa "Bu ilk kırk günde, yani aynı süre içerisinde" demek midir? Bu hususu an­lamak için önce şu bilgileri yenilemeliyiz:

Müslim´in verdiği ayrıntılar önemlidir. Zira onun hadis lafızla­rına özen gösterdiği ve bu yönüyle Buhâri´den önde olduğu bilin­mektedir. Bu yüzden aynı hadisi her ikisi de rivayet etmiş iseler Müslim´in verdiği lafzın tercih edileceği söylenmiştir. Bu, bilinen bir Hadis İlmi kuralıdır. İmdi:

İslam tarihi boyunca bu hadisteki: "Bu sürede, böylece..." ifadesi: İkinci, üçüncü kırk günde diye anlaşılmış ve bu yüzden de canlanmanın üçüncü kırk günün sonunda, yani 120. günde oldu­ğu anlaşıla gelmiştir. Fıkıhçılar da verdikleri hükümleri hep bu bil­giler üzerine oturtmuş ve ona göre fetvâ vermişlerdir. Bu fetvâlara daha sonra temas edeceğiz.

Doğrusu, ilk bakışta hadisin bu anlayışa da ihtimali yok değil­dir. Kaldı ki, bir de İbnü´l-Esir´in Razîn´den bulup aldığı bir riva­yette bu anlayışı biraz daha açan bir ifade vardır: "Nutfe (sperm) rahme düşünce, orada kırk gün dolaşır. Sonra kırkta alaka olur. Sonra kırkta mudğa olur" [3]

Ancak Razîn´den alınan bu hadisin ifadelerinin çok açık ve fasih olmaması bir yana, onun verdiği hadislerin kaynakları konu­sunda tereddütlerin bulunduğu da bilinmektedir. Gerçi sahih ve ih­ticaca elverişli sayılsa dahi yine de bu hadisteki ifadeler, bu safha­ların üç ayrı kırk gün olduğunu göstermez. Dolayısıyla naslardan hareketle, ceninin canlanma süresinin açık bir şekilde 120. gün ol­duğu hükmüne varmak imkânsızdır.

Aksine Müslim´in Kader bölümüne aldığı bu birinci hadisten sonra zikrettiği, ikinci ve üçüncü hadisler ve de bu birinci hadisin ilk cümlesi meselenin aslını çok açık olarak ortaya koymaktadır. Dikkat edildi ise, gerek Buharî hadisindeki, gerekse Müslim hadisindeki ilk cümle: "Sizden her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde derlenip toparlanır (Yücma´u)" şeklinde idi. Bir şeyin derlenip toparlanması, onun aşağı yukarı tamamlanması demektir. Demek ki ilk kırk günde yaratılış büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bunu hadislerden açıkça anlayabiliyoruz. Müslim´in ikinci ve üçüncü hadislerine gelecek olursak:

Nutfe (sperm), rahimde kırk ya da 45 gece yerleştikten son­ra melek gelir ve sorar; Ya Rabbi, said mi olacak, şaki mi? Ve bunlar yazılır. Yine sorar: Erkek mi olacak dişi mi? Bunlar da yazlır. Ameli, eseri, eceli ve rızkı yazılır. Sonra da sayfaları dürülür ve bunlar artık ne artırılır ne de eksiltilir.

Görüleceği gibi, meleğin gelmesi ve zikredilenlerin yazılıp bi­tirilmesi ilk 40-45 gün içerisinde olduğu bu hadiste açıkça zikredil­mektedir.

Üçüncü hadis-i şerifte... "42 gece geçince meleğin gönderilip cenini her bakımdan şekillendirdiği..." söylenir ve aynı şeyler tek­rarlanır. Dördüncü hadiste de: ?Nutfe rahimde kırk gece kalır, sonra melek onu şekillendirir...? denmektedir. Bütün bu ifadeler, bu olup bitenlerin hep ilk kırk günde olduğunu, ikinci, üçüncü kırk günle ilgili bir açıklığın bulunmadığını gösterir.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: En baştaki hadisler bir yönüy­le, ikinci ve üçüncü kırk günün de anlaşılmasına ihtimal verir gibi­dir. Ancak hem onlardaki "yücma'u" (derlenip toparlanır) ifadesi, hem de diğer hadisler bu ihtimali ortadan kaldırarak, bütün bu olup bitenlerin ilk kırk gün civarında olup bittiğini kesin olarak ortaya koyar. Kaldı ki, ilk hadiste meleğin ilk üç safhadan sonra gelip ruh üfürdüğü, üçüncü, dördüncü hadislerde ise 40. günde geldiği açık­ça zikredilmektedir. Demek ki, oradaki ilk üç safhanın hepsi de ilk kırk günün içindedir. Zira bunların birlikte düşünülmesi, zorunlu olarak bütün bu safhaların ilk kırk gün civarında olduğunu anlatır.

Bu anlayış, mealleri verilen ayette geçen safhalarla da aynen uyumludur. Çünkü orada süre zaten zikredilmemiştir.

  • Nutfenin elverişli bir karargaha yerleşmesi
  • Bir çengel (alaka) haline gel­mesi
  • Belli belirsiz bir hacme ulaşması
  • Kemik oluşması ve ona et giydirilmesi
  • Derken bir başka yaratılışla inşa edilmesi

İşte bunların hepsi o ilk kırk gün içerisinde olmaktadır. (Bunu Kurân´ın beyanı olan sünnetten öğreniyoruz. Zira Kurân´da safha­lar zikredilmiş, süre zikredilmemiştir.) Yine Kurân ifadesiyle, öl­me özelliği de bu safhalardan sonra olacağına göre, canlanma (yani bir başka yaratılış) da yine kırk gün civarında olacaktır. Dolayısıy­la, ceninle ilgili olarak kırk güne kadar ki hükümlerle, ondan sonra­ki hükümler farklı farklı olacaktır.

Öyleyse bu yanlış anlayışa nereden gidilmiştir?

Açık bir şekilde görülmektedir ki, Kurânı Kerim bu safhalar­dan sözetmekle beraber, sürelerini bildirmemektedir. Buharî ve Müslim gibi sahih kaynaklardaki hadisler ise kırk günü telaffuz ederler ancak, ikinci, üçüncü kırk günden açıkça söz etmezler. Hatta bütün olup bitenlerin o ilk kırk günde olduğunu gösteren işaretler taşırlar ve değindiğimiz gibi, bu anlam onlarda daha da ağırlıklıdır. Buna rağmen onlara göre üçüncü dördüncü değerdeki bir hadis üç ayrı kırk günden söz eder. İşte açık olan şey, o hadisi râvinin, kendi anladığı ifadelerle rivâyet etmiş olduğu, diğer hadisleri de ulemanın ona göre anlamış bulunduklarıdır. Oysa gerçekten de Buhârî ve Müslim hadislerine dikkatlice bakıldığında canlanmanın, yani, ruh üflenmesinin ilk kırk gün civarında olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.

Durum böyle olunca elbette ceninin canlanmasını üçüncü kırk günden sonra gösteren bilgilere bina edilen fıkhî hükümler de de­ğişmiş olacaktır. Yani değişen din değil, dini anlama çabasından kaynaklanan mevcut bilgilere göre verilen hükümlerdir.

İnsan ruh ile cesedin toplamıdır. Sadece cesede insan deneme­yeceği gibi, yalnız ruha da insan demek mümkün değildir. Öyleyse kırk günden önceki cenin ile, kırk günden sonraki cenin farklı fark­lı şeyler olmalıdır. Kurân ifadesi ile, "Başka bir yaratış ile inşa etmek" de buna tekabül etmelidir. Bundan ötürü Hz. Ali (r.a.) ruh üflenmedikçe cenine müdahalenin ve (Çocuğunu diri diri göm­me) olmayacağını söylemiştir. [4]

Ama elbette bu onun sakıncasız olduğunu da göstermez. Çünkü mesele fıtri bir mesele olduğu kadar da tıbbî bir meseledir de. Binaenaleyh, bir şey fıtrata aykırı olduğu ve tıbbın uygun görmediği öl­çüde dinen de mahzurlu sayılır. Buna haram denmese de, belki, mekruh ya da tahrîmen mekruh denir. Öyleyse cenine kırk günden önce sebepsiz olarak yapılan müdahale mekruh, ya da tahrimen mekruh anlamında günahtır, ancak, "bir nefsi öldürmek" değildir".

Ama kırk günden sonra cenin, ruh artı bedendir, yani insandır, nefistir ve ona tecavüz de, "bir nefse haksız yere tecavüzdür". Bir nefsi haksız yere öldüren ise bütün insanları öldürmüş gibidir.

Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında, özellikle Hanefî kaynakları­nın 120 güne kadar cenine müdahaleyi çok büyük bir suç görme­dikleri ve hatta hiç sebep yokken bile onu düşürmenin caiz olduğu­nu söyleyenlerinin bulunduğu göze çarpar.[5] Bu görüşte olan Hanefîlerin gerekçeleri şudur: Canlı olmayan, yani ruh üflenmeyen bir cenin insan değildir, öyleyse ona olan tecavüz de bir insana olan tecavüz değildir. Ama canlandıktan sonra o artık bir insan küçüğüdür ve müdahale ile onu düşüren (ya da kürtajla alan), canlı düşmesi ha­linde velisine bir tam diyet öder ve bir de kefaret tutar. Dışarıya ölü olarak çıkması halinde ise, duruma göre, yirmide, ya da onda bir diyet (Ğurra) öder.

Görüldüğü gibi, canlı bir insanı öldürmenin hükmü bellidir ve nasla sabittir. Ceninin ne zaman canlanacağı bilgisi ise zannidir. (Ya da eskiden öyle idi) Böyle durumlarda fakîh, kendisine ulaşan ve edindiği bilimsel bilgiye göre hükmünü verir. Ona ceninin 120 günde canlandığı söylenmiş, o da nasla sabit olan hükmü oradan başlat­mıştır. Hükmün illeti, yani müessir sebebi, ceninin canlı olması ha­linde ona olan tecavüzdür. İmdi canlanmanın 120 günde değil de, 40 günde olduğu anlaşılmış olunca (çünkü 120 günü nas söyleme­mişti) ve hüküm de canlı olmaya bağlı bulununca, hükmün süresi 120 günden 40 güne inmiş olacaktır.

Değişen anlayıştır ve bu anlayışa bina edilen fetvadır. Naslar hep aynı şeyi söylemektedir.

 

Bu Makale Hanımlara Özel Fetvalar adlı kitabımızdan alınmıştır.

DİPNOT

  1. Buharî, bed´ul-halk, no 3036; Buharî değişik münasebetlerle bu hadisi ayrıca 3154,6221 ve 7016 nu­maralarda da verir.
  2. Müslim, kader 1
  3. İbnü´l-Esîr, Cami´ul-usûl X/114
  4. İbnü´l-Cevzi, Zâdü´l-mesir V/462
  5. Bkz. Fetavay-ı Hindiye, V/356; Fetavay-ı Bezzaziye, VI/370

Prof.Dr.Faruk BEŞER - İSLAM HUKUKÇUSU

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::