GÜVEN

10/2/2009 · Kategori: KISSADAN HISSE

 Konu : Azıcık güven - Azıcık zaman!!!  

Bir zaman gelmiş ve kaplumbağalar ülkesinde su tükenmiş.

napçez netçez diye düşünürken aralarında en yaşlı, en bilgin olanı (şirin baba gibi) demiş ki:

"şu daği görüyor musunuz... o dağın arkasında büyük bir göl var.

"Eee, koca dağı hepsi birden aşamazlar.

 Aralarında çok yaşlı olanlarda var.

Bunun üzerine oraya gidip su getirmeleri için en genç 2 kaplumbağa seçilmiş.

Genç kaplumbağalar 25 yıl sonra göle ulaşmışlar.. ohaa demeyin.

Anca çıkmışlar dağı. Hem nasıl olsa uzun yıllar yaşıyorlar).

 Ve o anda fark etmişler.. Suyu alıp götürmek için yanlarına kap almayı unutmuşlar..

kaplumbağalardan biri; ee napcas şimdii??

Birimizin gidip kap alması lazım..

 Diğerimiz de burada beklesin ki kimse gelip içmesin sudan!!

En iyisi sen git! Olmazz....

Ben gidicem sen ya suyu içersen?..

O zaman köy susuz
kalır ve hepimiz ölürüz susuzluktan!

Yok valla bak yemin ederim ağzımı sürmeyecem..

sen git al gel kabı bekleyecem..

Söz veriyorum. Bunun üzerine diğer  kaplumbağa yola çıkmış..

Orada kalan da beklemeye başlamış..
Aradan 30 yıl geçmiş.. 50 yıl.. 60 yıl..

Sonunda bekleyen kaplumbağa bu böyle olmayacak demiş..

Galiba gelmeyecek bu.. Köydekiler de öldü herhalde susuzluktan..

En iyisi ben biraz su içeyim de bari ben hayatta kalayım..

Kaplumbağaların soyu devam etsin..

Tam eğmiş kafasını göle doğru bir yudum alacakken çalıların arkasından bir ses duyulmuş..

Bak böyle yaparsan gitmem amaaa!!!!!!!!!!

Bizlerde son yıllarda gelişen EKONOMİK-SİYASİ v.s. olaylarda donduk kaldık ne ileri- ne geri....
                                           ALLAH SONUMUZU HAYREYLESİN!!!!!!

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İçini bilmeyen, cevizi kabuktan ibaret sanır...

31/12/2008 · Kategori: KISSADAN HISSE

Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah...
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.

Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:

- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
- Ayyaşın sarhoşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...

Bir başkası tafsilâta girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı
bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helâya!

- Niye?
- Gençler içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker
gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara...

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; 'Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle
yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...'

- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; 'Allah büyüktür hatun, dedi. Hem Padişah'ın işi ne?'

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Binbir Gece Masalları ve Sırları

27/12/2008 · Kategori: KISSADAN HISSE

                       Binbir Gece Masalları ve Sırları

   Bir balıkçı ağını suya her gün dört kere atar; rızkını, kısmetini bulamaz ise o gün için bir daha asla denemezdi. Bir gün yine öğle saatlerinde, sepetini yere koydu ve günün ilk ağını denize savurdu. Sonra ağ öylesine ağırlaştı ki, suya dalıp çıkarması gerekti. Yazık ki kısmetine bir ölü eşek takılmıştı ve şu şiiri okudu:

   Ey çilekeş! Gecenin huzmeli kederlerinde, acılısın ve heder içindesin.!
   Boşuna bu çaban, senin nafakan ne kudretinde ne ellerindedir!
Görmüyor musun balıkçı, aradığın denizin içinde değil!
Senin ekmeğin, bir yumak gibi birbirin geçmiş gece göğünde parlayan yıldızlardadır. (Burton’dan çeviri.)
   
   Buna rağmen dalgaların sofrasına yeniden daldı, ağını yeniden ve yeniden savurdu. Önce kumla dolu bir küp, sonra kırık testiler ve daha sonra da cam parçalarıyla dolu bir yığıntı çıkardı. Dördüncü fırlatıştan sonra denize dalıp tekrar geri topladığı ağın içinde, ağzı Davut Peygamber’in oğlu Süleyman’ın mührü ile sıkı sıkıya kapatılmış, sarı bakırdan koca bir küp, yani bir güğüm buldu.
   Balıkçının balıkçılar çarşısında satarım dediği güğümden bir ifrit çıktı. İfrit karşısındaki insanı Davud’un oğlu Süleyman Peygamber sandı ve derhal ve hiç düşünmeden ona itaat etti:
   “Ve sen, ey Süleyman, Allah’ın peygamberi! Beni öldürme bir daha sana karşı gelmeyeceğim, emirlerine karşı çıkmayacağım.”
   Sonra balıkçıdan Süleyman Peygamberin çoktan ölmüş olduğunu anlayan ifrit birden değişti ve şöyle seslendi:
   “Sana iyi bir haber vereyim balıkçı.” Dedi ve şu dakikada onu öldüreceğini bildirdi.
   “Ölümlerden ölüm beğen ve nasıl öldürülmek istediğini söyle.”
   Talihsiz bir insanın, ölü bir eşekten bile daha talihsiz hali olabilirmiş, balıkçı, böyle bir cezayı hak edecek ne suçu işledim diye sordu.
   İfrit, buna “Ey balıkçı öykümü dinle bak” diye karşılık verdi.
   Her öykü aslında ölümün öyküsüdür; yaşam anlatılır, lakin ölüm pusudadır. Ölüm varsa eğer yaşam devam eder. Bir varmış bir yokmuş; Bir varmış, bir yokmuş; böyle demekten başka elden ne gelir!
   Balıkçı öyküye çok merak gösterdi ve şöyle dedi: Kısa kes! Çünkü ruhum sabırsızlıktan ayak ucumdan çıkmak üzere.”
   Ey bahtı güzel okur, şu ademoğlu ne tuaf; Balıkçı ölümün nedenini, ölümün çabuk gelmesi pahasına tercih etmekte.
   Hakikatçi der ki, bilmek için yaşarız.
   Ama en çok merak ettiğimiz, neden öldüğümüzdür. Daha doğrusu, neden ölmek zorunda olduğumuzdur. Ölmek için varolmak ve bunu anlamak.! Varsın bunu öğrenmek uğruna ölümümüz koşa koşa gelsin!
   Bilmek için yaşarız, ama ama hakikatçi der ki, ey efendiler ve hanımlar her öykü aynı zamanda ölümü oyalar.
   İfrit kendi söylediği adıyla Sahr el Cinni, yani cinlilerin sihirbazı, bizim balıkçının talihindeki cellat, öyküsünü anlatmaya başladı. Süleyman’a itaat etmeyen cinlerden biri olduğu için bu küpe kapatıldığını, sonra da iman etmiş efarite omuzlara alınıp denizin orta yerine atılıverdiğini, suların altında yüz yıl kaldığını, sonra içinden “beni kim kurtarırsa onu sevete boğacağım “ dediğini, ama bir yüzyıl daha geçtiği halde kimsenin kurtarmadığını, ikinci yüzyıl da bitince “beni kurtaracak olana istediği üç şeyi vereceğini “ söylediğini, denizin dibinde bir yüz yıl daha geçirdiğini, bunun üzerine üzerine müthüş bir hiddetle, “Şimdi artık beni kim kurtarırsa onu öldüreceğim. Ama ona ölümünü seçme fırsatını da tanıyacağını “ dediğini bir bir aktardı.
   Balıkçının ağı, işte tam bu sırada ifriti bulmuştu. Şimdi balıkçının yaşamak için kalan süresi, ölümünün şeklini seçmek için kalan süre. Büyük seçici baht, bunun şeklini de bize bırakmış olmalı. Sonu değil, sonun şeklini seçebiliriz ancak. Öyküye kalbimizi bağışladık ya, verdiğimiz karar, her karar, sona şekil verir. Yaşamın kendisi de sonun nedenini merak etmekle geçer.
   Ama insanın ifritten daha kurnaz olduğunu bilen balıkçı, onu kandırmayı başardı, hem de çok basit bir yolla başardı. İfriti kışkırttı, tahrik etti, galeyana getirdi ve başardı. O küçücük küpe nasıl olup da sığdığını, asla sığamayacağını, gözleriyle görmeden buna inanmayacağını söyledi. Kuşkuların adamı İfrit de “kuşkun mu var” diye kızdı, “küplere bindi” derler ya işte öyle kızdı ve çıktığı küpün içine yeniden girdi. Balıkçı da küpün ağzını bir güzel mühürledi.                   
   Hakikatçi der ki, tahrik olan içimizdeki ifrittir. Kandırılan da odur. Kızan, küplere binen, tuzağa düşüp küpün içine kendi ayağıyla giren de yine odur.
   Sonra İfrit için denize atılma korkusu, sonsuza kadar suların derinliklerinde kalma,bir daha kim bilir hangi zaman hangi baht balıkçısı tarafından kurtarılacağı endişesi başladı.
  Hakikatçi der ki,  İfrit bir endişedir. Kapatılma endişesi, unutulma endişesidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Cafer-i Sadık İle Rafizi

24/12/2008 · Kategori: KISSADAN HISSE


Cafer-i Sadık İle Rafizi

Kûfede bir râfizî(Şii) var idi. Adı Abdülmecîd bin Abdülgaffâr idi. Ca'fer-i Sâdık 'kuddîse sirrûh' hazretlerinin hûzuruna vardı ve. aralarında şu konuşma geçti
- Esselâmü aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinden sonra en üstün olan kimdir?
- Ebû Bekr-i Sıddîkdır 'r.a'.
- Böyle olduğunu nereden biliyorsun.
- Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Resûlullahdan sonra, ikinci buyurdu. Üçüncüleri Allahü teâlâ olan iki kişiden, ikincisi olmak kadar şeref olamaz
- Hazret-i Alî 'radıyallahü teâlâ anh', Resûlullah 's.a.v.' hazretlerinin döşeğinde, kâfirlerden korkmadan yatmadı mı?
- Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile mağaraya girmedi mi?
- Eğer korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlullaha haber verdi ki, Ebû Bekre korkma, dedi.
- Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların nerede olduğu hakkında bir haber duyup, gelirler. Resûl-i ekremi üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i Sıddîk, kendi ayağını, mağarada bir deliğe koydu. Hattâ yılan onu kaç def'a ısırdı. O acıya katlandı. Ayağını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehirlenerek, cânını Resûle fedâ etmezdi.
- Mâide sûresinde, (Rükû'da iken sadaka verirler) meâlindeki 58.âyet-i kerîme ile medh olunan Alîdir.
- Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki tahsîs rakamı ondan ziyâdedir. O Sıddîk şânındadır. (Allahü teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr Sıddîk içindir ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinin, öbür âleme göçmelerinden sonra, arablar, dedi ki, biz nemâz kılarız. Ammâ zekât vermeyiz. Ebû Bekr 'r.a.' buyurdu ki, Resûlullah hazretlerine edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bağını vermeseler ve ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve kum sayısınca olsalar da muhârebe ederim.
- Yâ Ca'fer. Hazret-i Alînin şânı için, meâl-i şerîfi, (Mallarını, gece-gündüz, gizli ve gözönünde verenler) olan Bakara sûresinin 274.âyeti gelmemiş mi?
- (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın şânında nâzil olmuşdur. Şânını çok yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine bırakmadı. Bir kilime sarındı. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki, Allahü teâlâ buyurdu ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû Bekr-i Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım, dedi.
- Meâli şerîfi (Hâcılara su vermeği ve Mescid-i Harâmı binâ etmeği, îmân etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz. Hâyır, böyle değildir) olan Tevbe sûresinin 20.âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin şânını bildirmek için nâzil olmadı mı?
- Meâl-i şerîfi (Mekkenin fethinden önce, sadaka verip, cihâd eden ile, fethden sonra veren ve cihâd eden bir değildir. Önce olanın derecesi dahâ yüksekdir) olan Hadîd sûresinin 10.âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh olunuyor. Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl, Resûlullah hazretlerine vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû Cehle mâni' oldu.
- Alî, hiç kâfir olmadı.
- Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç kimsenin, îmânını, Ebû Bekrin îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i şerîfi (Muhâcir ve Ensârın önce gelenlerinden Allahü teâlâ râzıdır. Onlara Cennetde sonsuz ni'metler vardır) olan Tevbe sûresi 31. âyetinde ve meâl-i şerîfi (Doğru haber ile gelen ve Ona inanan için Cennetde istedikleri herşey vardır) olan Zümer sûresi 33. âyetinde, Allahü teâlâ, Ebû Bekr-i Sıddîkın 'radıyallahü teâlâ anh' îmânını medh etmekdedir. Her ne vakt ki, Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' vahy ile bir haber verse idi, kureyş, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen yetişip, doğru söylüyorsun yâ Resûlallah, derdi.
- Meâl-i şerîfi (Uhud gazâsında, şeytâna uyup, dağılanlar) olan Ali İmrân sûresi 155.âyetinde, Allahü teâlâ şikâyet etmiyor mu?
- Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (Onların bu kusûrlarını afv etdim) buyuruyor.
- Hazret-i Alînin dostluğu farzdır. Kur'ân-ı azîmüşşânda, Şûrâ sûresinde, 23.âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti müjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz) buyuruldu ki, bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyindir.
- Ebû Bekre 'radıyallahü teâlâ anh' düâ etmek ve Onu sevmek farzdır. Allahü teâlâ, Haşr sûresinde 10.âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve Ensârdan sonra, kıyâmete kadar gelen mü'minler, yâ Rabbî! Bizi afv et ve bizden önce gelen din kardeşlerimizi afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor ki; (Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în' birini sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen mü'minlerden olmaz. Bu düâdan mahrûm olur).
- Resûlullah 's.a.v.' (Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları dahâ üstündür) buyurmadı mı?
- Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkırdan işitdim. Ceddim İmâm-ı Alî 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdu ki, Resûlullahın 's.a.v.' huzûrunda idim. Başka kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în' geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi âdem 's.a.v.': (Yâ Alî! Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennet erkeklerinin en üstünüdür.)
- Yâ Ca'fer! Âişe mi üstündür. Fâtıma mı üstündür?
- Âişe 'r.a.' Resûlullah hazretlerinin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Fâtıma 'r.a.' hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Allahü teâlâ hazretlerinin gadabı ve la'neti o râfizî ve mübtedi' üzerine olsun ki, Resûlullah 's.a.v.' hazretlerinin, mü'minlerin annesi olan ezvâc-ı tâhirâtına (rıdvânullahi teâlâ aleyhinnâ ecma'în) ta'n eyler.
- Âişe Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?
- Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, 53.ayetinde meâlen; (Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günâhdır.) buyuruyor. Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, Resûlullah 's.a.v.' vefât etdikden sonra da, ona saygı göstermek için, zevcelerine saygı lâzımdır.
- Ebû Bekrin hilâfetini, Kur'ân-ı azîmüşşânda bana göstermeğe kâdir misin?
- Gösteririm. Hem Kur'ân-ı kerîmde, hem Tevrâtda ve hem de İncîlde gösterebilirim. Kur'ân-ı kerîmde olan şudur: En'âm sûresi 165.âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sûresi 55.âyetinde meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi yapanlarınızı, yeryüzüne hâkim kılacağımı söz veriyorum. İsrâîloğullarını halîfe yapdığım gibi, sizi de birbiriniz ardı-sıra halîfe yapacağım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i kerîme gaybdan haber verip, Kur'ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu ve dört halîfesinin 'radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în' meşrû; haklı olduğunu göstermekdedir.
Tevrâtda ve İncîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve onunla birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler ve her zemân kâfirlere düşmân olurlar!) bütün Eshâb bildirilmekde ve Ebû Bekrin şerefine işâret edilmekdedir. Bu âyetin sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda ve İncîlde bildirildi) buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden 'r.a.' ve onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdiği hadîs-i şerîfde,
(Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir. Kıyâmetde mezârdan önce kalkarım. Allahü teâlâ dört halîfeni çağır, buyurur. Onlar kimdir, yâ Rabbî, derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden önce Ebû Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar) buyuruldu. Peygamberimiz 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' buyurdu: Ben yer şak olup, dışarı gelenlerin evveli olurum. Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir. O nesne ki benden önce Nebîlerin bir ferdine vermemişdir. Sonra Allahü teâlâ buyurur. Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra geldiler. Ben dedim, onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıddîk. Benden sonra yer şak olup, Ebû Bekr kabrden dışarı gelenlerin evveli olur. İki hulle giydirirler. Tâ gelip, Arş önünde durur. Ve hesâbın az görürler. Ve arş önünde ayak üzerine dururlar. Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb 'radıyallahü teâlâ anh' nerededir. Onu getirirler. Cerâhetden kan revân olduğu hâlde gelir. Diye ki, yâ Ömer, bunu sana kim etmişdir. Mugîre bin Şûbenin kölesi yapmışdır, der. Ona da buyururlar. Arş önünde durur. Hesâbını görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Sonra Osmân 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerini getirirler. Damarlarından kan revân olduğu hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim yapdı. Der ki, filân yapdı. Arş önünde durmasını buyururlar. Hesâbı da kolay olur. İki yeşil hulle giydirirler.
- Yâ Ca'fer, bunlar Kur'ân-ı azîmde var mıdır.
- Evet, okumadın mı, Allahü teâlâ onlardan haber verdi. (Peygamberler ve bunların şâhidleri, hesâb için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi 69.cu âyet-i kerîmesi meâli]. Yâhud şehîdleri getirilir, denildi. Ya'nî Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Alîyi 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' getirirler.
- Yâ Ca'fer! Bu zemâna kadar ben onları sevmiyor idim. Şimdi pişmân oldum. Eğer tevbe edersem, Allahü teâlâ kabûl edermi?
Ca'fer-i Sâdık 'kuddise sirrehül'azîz' buyurdu ki,
Çabuk tevbe et ki, se'âdetin alâmeti olsun. Eğer, Allahü teâlâ korusun, o i'tikâd üzere dünyâdan gitmiş olsaydın, senin dînin boşa giderdi.

Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ADALET VE TEVAZU

24/12/2008 · Kategori: KISSADAN HISSE

ADALET VE TEVAZU


Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

Fakat görevli itiraz edecek oldu:

- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

Halife cevap verdi:

- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.

İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::