Hızır’la görüşenler
29/12/2008 · Kategori: MANEVI ALEM
Hızır’la görüşenler
İstanbul’un hamisi Hızır Aleyhisselam’dan ders alanlar, onun hikmet denizine dalanlar hayatı, sanatı, şehri gerçek haliyle anlamaya başlıyor.
5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece Türkiye’nin dört bir yanında, Balkanlarda ve Türkî cumhuriyetlerde Hıdrellez ateşleri yakıldı, nahıllara dilekler takıldı, gül diplerine yüzükler gömüldü, aşırı tuzlu kurabiyeler yiyen genç kız ve erkekler kısmetlerini rüyada görmek ümidiyle koydular başlarını yastıklarına. Çiftçiler Hızır Aleyhisselam’ın bağ ve bahçelerini ziyaret edip yeşertmesini, ev hanımları mutfakları bereketlendirmesini, genç kızlar kısmetlerini açmasını bekledi. Türk ve Roman kültüründe Hızır ile İlyas Aleyhisselam’ın buluştukları gün olarak bilinen Hıdrellez, İslam öncesi dinlere ait bir gelenek olmakla birlikte bugün sadece İslam topraklarında kutlanıyor. 6 Mayıs günü karaların koruyucusu Hızır Aleyhisselam ile denizlerin koruyucusu İlyas Aleyhisselam’ın buluştuklarına inanıldığından kutlamalar genellikle su kenarlarında gerçekleştiriliyor. Dinimizde Hızır ile İlyas’ın buluştukları yönünde bir inanışa yer olmamakla birlikte Hızır’la buluşan, ondan ders alan insanların bulunduğu yönünde kuvvetli bir inanç var. Hızır’la görüşenlerin en meşhuru da Hz. Musa.
PEYGAMBERE ÖĞRETMENLİK YAPAN BİLGE
“Hani Musa genç yardımcısına demişti: ‘İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.’ Böylece ikisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; balık denizde bir akıntıya doğru kendi yolunu tuttu.” Kehf Suresi’nde, anlatımına bu şekilde başlanılan yolculuğun, Hz. Musa’nın kendisinden hikmet öğreneceği Hızır Aleyhisselam ile buluşmasıyla neticelendiği bilinir. Bilinmeyen, buluşma mekânı olarak zikredilen ‘iki denizin birleştiği yerin’ İstanbul’daki Kız Kulesi olma ihtimalidir. En azından Hızır’la görüştüğü iddiasında bulunan Oktan Keleş böyle inanıyor. Keleş, 1999 yılında başlayıp 2005 yılına kadar devam eden ‘görüşmelerini’ Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Meczubun Rüyası’ adlı kitabında anlatmış. Kitapta İlhami Abi adıyla sunulan Hızır Aleyhisselam, gündelik hayatın akışını sorgulayan Âdem adlı gence (Oktan Keleş), ledün ilminden sırlar vermekle kalmıyor, cephesi her yer olan bir savaştan ve bu savaşta yüklendiği rolden de bahsediyor.
Oktan Keleş kitabında, görüştüğü İlhami Abi’nin Hızır Aleyhisselam olduğunu veya ondan sırlı bilgiler aldığını iddia etmiyor. Ancak Aksiyon’a verdiği demecinde kendisinin tıpkı Ladikli Ahmet Ağa gibi Hızır’la yaptığı görüşmeler hakkında ‘konuşma izni verilenlerden’ olduğunu ifade ediyor. Yine Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan Mustafa Özdamar imzalı ‘Ladikli Ahmet Ağa’ isimli kitapta, bu kez Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış, Gazze cephesinde ölüme terkedilmişken Hızır Aleyhisselam tarafından kurtarılıp kendisine ‘hikmet öğretilmiş’ Ahmet Ağa’nın keramet ve ibret dolu hikayesi anlatılıyor. Hızır’la görüşenlerin çok olduğunu, hatta pek çok insanın bunun hiçbir zaman farkına varmadığını söyleyen Oktan Keleş, bunlardan çok az bir kısmına bu konuda konuşma izninin verildiğini hatırlatıyor. Keleş, Hızır’la görüşmenin bir üstünlük veya ayrıcalık değil, bir lütuf olarak görülmesi gerektiği uyarısında da bulunuyor.
Yine de büyük peygamberlerden birine öğretmenlik yapmış bir zatla görüşmek, ondan ders almak, onun izni ve emriyle insanlara mesajlar ulaştırmak hafife alınacak iş değil. Hızır’la görüşmenin, onunla yolculuk yapmanın hiç de kolay olmadığını bizzat Hz. Musa’nın Kehf Suresi’nde anlatılan kıssası gösteriyor. İki suyun buluştuğu yerden geri dönüp, Hızır Aleyhisselam’la buluşan Hz. Musa, Kur’an’ın adını bildirmediği bu bilge kişiye öğrenci olmak ister. Bu bilge kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini söylese de, Hz. Musa’nın ısrarı üzerine talebi kabul eder. Yolculuk sırasında bu zat önce bindikleri gemiyi deler, sonrasında bir çocuğu öldürür ve nihayet şehir halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Hz. Musa her bir olay karşısında şaşkınlık içinde kalır ve sebebini sorgular. Bilge kişi de Hz. Musa’nın sabırsızlığı nedeniyle yolculuğu sona erdirir ve yaptığı işlerin hikmetlerini birer birer anlatır. İslam âlimleri gerek bu bilge kişinin, gerekse asırlar sonra Hz. Süleyman’ın talep ettiği Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayana kadar getiren zatın Hızır (as) olduğu kanaatindedirler.
Oktan Keleş sadece Hızır’ın görüştüğü kişiler hakkında yanlış kanaatler olmadığını, Hızır’ın da aksakallı bir pir-i fâni olması gerektiği yönünde saplantıların olduğunu söylüyor. “Öyle yırtık pırtık elbiseli bir dilenci görmeyi bekler insanlar. Pekala gayet modern elbiseli biri olarak da görünebilir Hızır Aleyhisselam.” diyen Keleş’e göre Hızır’la görüşmeler bizzat yaşadığımız hayat tabakasında gerçekleşiyor. Bu meselenin sadece inançsız insanlar tarafından değil, İslam âlimlerince de ihmal edilmiş olduğundan yakınan Keleş, tayy-ı mekan gibi meselelerin akla hiç de uzak olmadığını, bazı dünya devletlerinin bizim gizli ilimler dediğimiz bu konuları açıktan araştırdıklarını söylüyor.
Aynı konulara değinen Ladikli Ahmet Ağa’nın anlattığına bakılırsa kendisi de Hızır’la görüşmüş ve Hızıriyet makamına çıkmış olan Bediüzzaman Said Nursi de Hızır’dan (as) bahsederken, “Hızır (as) hayattadır, ancak onun hayatı ikinci derece hayat olduğundan birçok âlimler hayatta olmadığını düşünmektedirler.” şeklinde not düşmüştür. Hızır’ın (as) bu farklı tabiatı nedeniyle halk arasında ‘ihtiyacı olanın yardımına koşan’ şeklinde bir sıfatı vardır. Bu yüzden halk arasında “Hızır (as) imdadımıza yetişti.” tarzında söylentiler yayılmıştır. Yine bu söylem çerçevesinde Hızıriyet makamı dediğimiz Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır’ın kendisi sanıldığı bilinir.
Böyle bir Hızır yardımına muhatap olanlardan biri de Melek Nine (Adını vermek istemediği için bu adı kullanıyoruz.) Melek Nine on yıl kadar önce İstanbul yollarından birinde karşıdan karşıya geçerken orta yaşlı birisi yanına gelip ona yardım etmiş ve elindeki eşyaları yolun karşı tarafına geçirmiş. Bundan çok memnun olan Nine; “Hızır gibi yetiştin oğlum. Allah razı olsun.” demiş. Orta yaşlı adam, “Hızır’ı görmek istiyorsan yarın Eyüp Sultan Camii’ne git. Orada aksakallı, sen yaşlarında birisi seni bekleyecek.” demiş. Melek Nine hikayenin gerisini şöyle anlatıyor: “Bana çok tuhaf geldi. Zaten unuttum. Aradan üç gün geçti, aklıma geldi. Biraz da merakımı gidermek için Eyüp Sultan Camii’ne gittim. Camide cenaze vardı, çok kalabalıktı. Orada Hızır aranır mı? Sonra birden avlunun ortasında sakallı birisinin bana baktığını gördüm. Yanına yaklaşıp, ‘Sen Hızır mısın?’ dedim. ‘Üç gündür seni bekleyen benim.’ cevabını verdi. Sonra donup kalmışım, kalabalıkta kayboldu aksakallı.” Melek Nine’nin Hızır ile görüşmeleri bundan sonra devam etmiş. Anlattığına göre Hızır ona sadece İstanbul surlarının içinde görülüyormuş. Melek Nine Hızır’dan bahsederken bir mahalleliden bahseder kolaylığında konuşuyor: “Her zaman değişik şekilde görüyorum. Allah razı olsun bana çok yardımcı oluyor. Konuşuyoruz, bana yol gösteriyor. En daraldığım anlarda karşıma çıkıyor.”
BU KEZ YARDIM DEĞİL MÜCADELE İÇİN GÖRÜŞÜYOR
Hızır’ın insanlarla görüşmesinin temelde ‘zamana atılmış bir neşter’ olduğunu söyleyen Oktan Keleş, bu görüşmelerin bazen yardım, bazen de mücadele ve mücahede için olduğunu söylüyor. “Zülkarneyn, Yecüc Mecüc duvarını onararak zamanın yönünü nasıl değiştirmişse, Hızır’ın da yaptığı müdahalelerle tarihin yönünü değiştirmesi söz konusu. Çanakkale’de o vardı, Kıbrıs’ta, Kore’de vardı. Melekler gibi, Rical-i Gayb dediğimiz insanlar da cephede yer almışlardı. Bunları çok gören, onlardan ders alanlar olmuştur.” şeklinde konuşan Keleş’i onlarca hatıra doğruluyor.
Oktan Keleş’e göre Hızır’ın kendisiyle görüşmesi de Kıbrıs gibi, Kore gibi tarihin seyrini değiştirmeye yönelik müdahalenin küçük bir parçası. Hızır’ın kendisi vasıtasıyla bazı plan ve projeleri dünyaya duyurarak akim bırakmaya çalıştığını söyleyen Keleş, Hızır’la görüşmeden önceki halini kitabında ‘akışın bir parçasıydım’ diye tasvir ediyor. Oysa şimdi perde arkasında büyük bir mücadelenin olduğunu görmüş. Tarih boyunca varlığı devam etmiş olan bir ‘şer cephesi’nin bugün korkunç bir planla İslam coğrafyası üzerindeki emellerini hayata geçirdiğini söyleyen Keleş, ‘cephesi her yer olan bir savaş’tan bahsediyor. “Bu hak-batıl savaşının devamıdır.” diyen Keleş’in verdiği bilgilere göre şer cephesinin içinde bizzat şeytandan emir alan, adeta insî şeytanlar diyeceğimiz kişiler de var, şeytanın kalplerini kötülüğe meylettirdiği ve fakat yaptıklarının şeytani ve kötü olduğunun farkında bile olmayan insanlar da.
Oktan Keleş’in cephesi her yer olan savaş dediği mücadele kültürel, sanatsal, hatta şehir planlamasına bakan boyutları olan bir savaş. “Müziği alet ettiler. Her kavmin bir notası var. Türk-Osmanlı müziği bir hüzün, bir zarafet, bir incelik müziğidir. Adeta Kur’an musikisiyle örtüşen bir müziktir. Bunun yerine neleri ikame ettikleri ortada. Dede Efendiler, Itriler milletimize cenaze marşı gibi gelmeye başladı.” şeklinde konuşuyor. Hemen Hızır’ın müzikle ne işi olur demeyin. Keleş’e göre hayatın da bir notası var ve insan bu nota ile insanlığını bilir. Şer cephesi bu notayı bozarak insana ve vicdana ait değerlerin her türlü görünümünü yok etmeye çalışıyor.
İLLUMİNATİ DEĞİL KÜLTÜR SAVAŞI
Oktan Keleş İlluminati benzeri bir ‘şeytanın işgali’ iddiasından daha öte, şeytanın varlık sebebi olan insanlığı dinden ve inançtan uzak tutma hedefiyle alakalı bir savaştan ve Hızır Aleyhisselam’ın bu savaşta oynadığı rolden bahsediyor. Şer cephesi biyonik insan üretmekten hususen Türk dilinin yozlaşmasına kadar bir dizi proje yürütüyor. Türkçe’de kutsala ait bütün kelimelerin yok edilmesi veya anlam ve his kaymalarına uğratılmasının da projelerin bir parçası olduğunu söyleyen Keleş’e göre şer cephesi İslam coğrafyasının kaderinin Türk hâkimiyetinde olduğunu biliyor. Bu sebeple de Türk milletinin İslam’la bütün bağlarının koparılması herhangi başka bir milletin yozlaştırılmasından daha önemli.
Keleş, “Vakıf mallarını, mezar taşlarını yok etmeye çalışıyorlar. Temelde İstanbul’un silueti değiştirilmeye çalışılıyor. İnsanların zihninde minarelerin göğü deldiği bir İstanbul şekli vardır. Şimdi bunun yerini gökdelenlerin aldığı bir şekil oluşturuluyor. Galataport da böyle bir projeydi.” şeklinde konuşurken bir uyarıyı sıklıkla yapıyor. Bu projelerde yer alan herkes direkt şeytanın emrindedir diye bir şey yok. Bazılarını para, bazılarını piyasanın şartları, bazılarını rekabet sürüklüyor. Ama bunların hepsinin arkasında şeytani bir plan var.
İstanbul’un siluetinin değiştirilmesi ile Kabe’nin yıkılması arasında fazla bir fark görmüyor Keleş. Çünkü Mekke İslam’ın zahiri merkezi ise İstanbul da batıni merkezidir. Tarih boyunca semavî dinler hep bu şehrin etrafında dolaşıp durdukları gibi, şehir üçler, yediler ve kırklar diye bilinen ricâl-i gaybın da buluşma mekanı olagelmiştir. “Ahirzaman’da İstanbul çok daha merkezi bir rol üstlenecek.” diye uyarıyor. İstanbul üzerinden bir mücadele olur da İstanbul’un hamisi, Ayasofya’nın yönünü kıbleye çevirmiş olan Hızır Aleyhisselam müdahil olmaz mı?
Oktan Keleş birincisi çok büyük bir rağbet uyandırmasa da ikinci kitabını yazmayı bitirmiş. Henüz ismini koymadığı kitapta İstanbul üzerinde oynanan oyunları daha bir netlikle ifade etmek istiyor. Kitap, “adeta Hızır’ın ofisi” dediği Kız Kulesi’nin mekanı hakkında da Hz. Hızır’dan alınmış bilgiler içerecek. “Şer cephesi’nin sizi ortadan kaldırmasından korkmuyor musunuz?” sorusuna, gülümseyerek, “Ben bir meczubum,” diye karşılık veriyor: “Birinci kitaba bu adı koydum: Bir Meczubun Rüyası. Onda bir hakikat varsa, onu hakikat erleri anlar. Bir hakikat bulamayanlar için de güzel bir meczup rüyasından ibaret kalır…”
BİR MECZUBUN RÜYASI
Kırk Kandil Yayınları’ndan çıkan kitap Oktan Keleş’in Hızır Aleyhisselam’la görüşmelerini roman tarzında anlatıyor. Altı yıl gibi bir zamana yayılan görüşmeler kitabın içinde bir güne sıkıştırılmış. İlk okunuşta bir tasavvuf sohbeti tadı veren kitap ‘Haberler’ adlı bölümde gelecekte yaşanacak bazı felaketleri bildiren bir kenahet kitabına dönüşüveriyor. Kitabın kahramanı İlhami Abi’nin talebesi Âdem’e dediği gibi, ‘Surete takılmayıp, içeri girmek lazım!’
BEŞİNCİ BOYUT
Samanyolu Televizyonu’nun sevilen dizisi Beşinci Boyut, Kıbrıs Harekâtı sırasında şehit düşerek başka bir hayat boyutuna geçen ve Hızır Aleyhisselam’la görüşerek ondan ders alan fedakâr Türk genci Salih’in hikâyesini anlatıyor. Hızıriyet makamına yükselen Salih, yardıma muhtaç insanların hayatlarına yön vermelerini sağlıyor. Yönetmenliğini Melih Sezgin’in yaptığı dizinin başrolünde Cengiz Toraman oynuyor. Dizi yaşadığımız hayatın ötesinde hayat tabakalarının var olduğu mesajını veriyor.
FARKLI KÜLTÜRLERDE HIZIR ALEYHİSSELAM
Hızır (as) ile ilgili söylemler Nusayriler başta olmak üzere, Şii, Yezidi ve Dürzi kültürlerinde de yer almaktadır. Bazı oryantalistler, Hızır kültünün farklı destan ve efsanelerden esinlenerek oluştuğunu ileri sürmektedir. Hızır kültürünün Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim karakterinin veya İskender Efsanesi’nde ölümsüzlüğe ulaşan aşçısının veya Yahudi kaynaklarındaki İlya’nın İslamlaştırılmış bir hali olduğu da iddia edilmiştir. İslamiyet dışındaki kültürlerde görünen Hızır figürlerinden en ilginç olanı kuşkusuz Hıristiyanlığın Aziz George karakteridir. Aziz George, milattan sonra 3. yüzyıl sonlarında ve 4. yüzyıl başlarında yaşamış Romalı bir asker olarak bilinir. Roma imparatorluğunun Hıristiyanları kesip doğradığı bir dönemde, Hıristiyan olduğunu ilan eder ve onulmaz işkencelere maruz kalarak ölür. Aziz George’un bir canavarı öldürerek bir prensesi kurtardığı ve koca bir şehrin Hıristiyan olmasına vesile olduğu yönünde inançlar da vardır. Aziz George başta İstanbul olmak üzere pek çok şehrin ve ülkenin koruyucu azizi kabul edilmiştir. 11. yüzyılda İngiltere kralları tarafından koruyucu aziz olarak benimsenmesiyle Aziz George para, pul ve bayraklarda sembol olarak kullanılmaya başlanmıştır.
“Aziz George’un Hikayesi” adlı kitabında Anthony Cooney, Aziz George’un herhangi bir millete hasredilemeyeceğini, onun evrensel bir koruyucu ve dardan kurtarıcı olduğunu vurgular. Hıristiyan dünyasında Aziz George’la alakalı anlatılan her şey Hızır Aleyhisselam’a uyarlanabilecek şeyler değildir. Aziz George’un Haçlı ordularına rehberlik yaptığı gibi inançlar onun askerlerin koruyucusu ilan edilmesini sağlamıştır. İlginç olan Hızır Aleyhisselam’la görüşen ve Hızıriyet makamına çıkan pek çok kişinin bu görüşmeyi bir savaş sırasında yapmış olduğu gerçeğidir.
AKSİYON DERGİSİ
LADİKLİ AHMET HÜDAİ(K.S.)
23/12/2008 · Kategori: MANEVI ALEM
DOĞUMU ve AİLESİ
1304 (1888) yılında Konya Vilayetinin Sarayönü Kazasına bağlı, Lâdik (Halıcı) Kasabasında dünyaya gelir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı Emine'dir. Yusuflar Sülâlesindendir. Üç erkek bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı muhitinde ÇOBAN AHMET olarak tanınmıştır. Sonradan Elma soyadını almıştır.
Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verilmiştir:
Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım
Melekler ederler gökte feryadım
Mevla’mın aşkından almışım tadım
Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî
Hatice Hanımla evlenmiştir. İkisi oğlan dördü kız olmak üzere altı tane çocuğu vardır. Hâlâ hayatta olan çocuk ve torunları vardır.
OKUR-YAZARLIĞI
Hikmeti ilahi ÜMMÎDİR (Okuma yazması yoktur). Bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:
Bir Üstaddan okumadım, yol nedir erkân nedir.
İım-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir.
Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.
Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.
İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okuturdu. Cevabî mektuplarını da yine onlara yazdırırdı
Dinî kültürü hakkında “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
ASKERLİĞİ
26 sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisidir. Kanal harekâtında İngilizlere karşı arkadaşları ile birlikte harp ederken, sağ omzundan hilal şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düştüklerini yaralı bir vaziyette seyreder. Sonra oraları düşman istila eder. Düşman askerleri yaralı askerlerimizi ‘ölmeyen kalmasın’ diyerek süngülerler. Bu esnada başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar hiç diri asker kalmadı diyerek uzaklaşıp giderler.
Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette birkaç gün kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak yalvarır: “Allâhım! Beni düşman eline bırakma.” Cenabı Hakkın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Dedeme matarasından bir bardak aşk şerbeti içirir. Ancak yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar:
Ne garip garip bakaň Tih ile Tûr’a
Ömründe kuş bile uçmadı bura
Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara
Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî
Aşk elinden içtim aşkın dolusun
Yalvar Ahmet sen Rabbıyın kulusun
Hak yolunda arzuhâlin bulunsun
Ya Muhammed sen hidayet gülüsün
“Gel seni Hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm "Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecektir" deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler yaralı asker gelmiş diyerek içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisi türüm türüm kokmaya başlar. Bu nasıl askermiş diyen, elbiselerini, potinlerini kokluyorlar. Hastanede tedavi olduktan sonra tekrar cepheye koşuyor:
Askerlik hatıralarını anlatırken şöyle demişti: Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek "Ahmet.. İkimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim. Sen kaç kurtul cepheye git." dedi. Ben de ona “senin yapacağın işi ben yapayım.” dedim. Arkadaşım ‘Yâ Allâh bismillah’ deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra arkadaşımla buluştuk. Allâh'a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulduk.
Seferberlikte değil insanlar, hayvanlar bile açtı. Kazanın içerisinde koskoca bir kemik kaynar. Havada uçan kuşlar yemeğe hücum etmesinler diye kazanın başında eli sopalı muhafızlar bulunurdu. Önümüze getirip koydukları zaman, iki kaşık şıkırtısından sonra hemen tükenirdi. Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun. Süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atarlardı.
Yaşasın komutanlar hazırız emrinize
Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze
Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize
Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize
“Sen madalya almadın mı?” diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağladığına dayanamadım. Çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz...” “Sen neden Gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar.” denilince: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim.” demiştir
Cenabı Hakkın, kullarına rahmet ve merhametinin bir eseri olarak gönderilen, Mevlâ’mın bir askeri idi. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almıştı..
26 yıllık askerlik hatıralarını anlata anlata bitiremezdi. Seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, kahraman Mehmetçiğin kahramanlıklarını gelecek nesillere aktaran canlı bir şahitti.
ASKERLİK SONRASI
Vatanın kurtuluşundan sonra askerden bir gazi olarak memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar burada örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hayvancılık ve tarımla geçimini sağlamıştır.
Zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, onları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese duâ etmiş, sohbetinde katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.
HOCASI HIZIR (A.S.)
Onu her yönüyle tanıyan bilen 40 sene arkadaşlık yaptığı hocası Hızır Aleyhisselâmdır. “Hocamı yedi adım geriden takip ederim. Hocam yüzüme baktığı zaman, yüzümün rengi solar. Hocam bana derdi ki: ‘Hüdâî! Ben çok evliya ile arkadaşlık yaptım. Sendeki hâli görmedim.” Bazen, “bende bir şey yok. Çobanın birisiyim” der. Bazen de âdeta coşarak “Oğlum benim hocam ilim deryasıdır. Ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım. Fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz.” derdi:
Söyleyen var söyleten var
İlm-i Hikmet öğreten var
Ol kapında bekleyen var
Affımı isterim Allâhım.
Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelir. Heyecanlanır. Hocası “Mevlâna, sana bir abdest almasını öğretemedik” der. Dedem de “Ne yapalım efendim. Bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; KALB-İ SELİM arıyorlar... der.
ŞİİRLERİ
Dedemin kerametini arayanlar, onun en büyük kerametinin aşkla söylediği beyitleri olduğunu anlarlardı. Yaşadığı her manevî olay için ayrı bir şiir söylemiştir. Onun maneviyatta nasıl bir vazife gördüğünü, nelerle karşılaştığını, nelere vakıf olduğunu çoğu zaman beyitlerinden anlayabiliriz. Şiirlerinde genel olarak noksanlık yoktur; şayet bir eksiklik veya bir yanlışlık varsa, bu durum dinleyen, nakleden, yazan insanlardan kaynaklanmıştır, diyebiliriz. Kendisi beyitlerini okurken istediği zaman, istediği yerleri değiştirirdi. Fakat hiçbir zaman ölçüleri bozulmazdı.
Gelen misafirler “Hacı Baba, biraz da beyitlerinden söyle de dinleyelim” derlerdi. Dedem de beyitlerini aşkla okumaya başladığı zaman misafirler büyük bir huzur içinde, hem söylenen güzel beyitleri dinler hem de bir taraftan ceplerinden mendillerini çıkararak gözyaşlarını silerlerdi. İçten, derinden, aşkla söylediği beyitler, çağlayan çeşme gibi akar, bitmez; ardı arkası kesilmezdi. “Yoruldum biraz dinleneyim” derdi.
SON GÜNLERİ VE VEFATI
Son zamanlarında hasta yatarken "Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?" diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrularak "ALLÂH var oğlum. Allâh var, keder yok!" demiştir. Evlatlarından birisi eline varıp, "Baba hakkını helal et" dediği zaman "Oğlum bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olacağım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur" der.
Ve tarihler 8 Haziran 1969 Perşembeyi gösterirken rahmet-i Rahman’a kavuşur.
Vefatından bir kaç ay sonra. “Haydi, odaya gel emanetleri ver.” diye bir ses duyar. Odaya geldiği zaman odanın kapısı kilitli olduğu hâlde iki kişi içeride namaz kılmaktadır. Hemen o da namaz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan konuşur. “Sen otur dayanamazsın.” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi. Birisi mühür, öbürü de şeceredir. “Beraber kabrine kadar gidelim. Babanın kabrini birlikte ziyaret edelim.” derler. Yolda giderlerken bir şahıs bunları görür. “Bu adam fazla yaşamaz” derler. Kapalı ve bürgülü olan kabristanın biraz dışında namaz kılar. Namaz kıldığı yerde o sene otlar kurumaz. Kabirden ayrılıp ağaçlık bir yerden geçerlerken içlerinden bir tanesi ‘ALLÂH!’ deyince ağaçlar secdeye kapanır gibi olur. Babam oraya düşer bayılır. Onlar da giderler, gözden kaybolurlar.
Kabri, Lâdik Kasabası mezarlığındadır.
GÜZEL AHLÂKI
Allâh ve Rasülünün âşığı, Hak aşığı, Hak dostu ..
O hayatı ile Allâh’a ve Rasülüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlar; onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allâh’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermek. O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor.
O, hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine “ Oğlum! Ben Allâh’ı ve Rasülünü seviyorum, sen de onları sev” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.
Kimseler bilmez benim işimi
Bu aşkın yoluna koydum başımı
Dikmesinler benim mezar taşımı
Gecelerde doğdu nur-u Muhammed
Ziyaretçilerinden birisi. "Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hakkında kötü sözler sarf ediyorlar." deyince, "Benim Allâh ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar. Benim Allâh ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar" diyerek şu beytini okumuştu:
Kimi atlı kimi yayan
Her ameller olur ayan
İçmişim aşkın şarabın
İsterse desinler yalan
Güzel ahlâk sahibi, çok merhametli bir insandı. Kollarını açıp ümmeti Muhammedi kucakladı, sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece ve gündüz herkese açıktı. Küçük ve büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese duâ etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hak’la beraber olan bir Hak eriydi.
Az uyuyan, çok ibadet eden ve az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.
Manevî ilme sahip olduğu için, âlim bir insanla sohbet ederken o da âlim olurdu. Dünya sanki avucunun içinde gibiydi. Unutkanlığı yoktu, ‘hatırlayamadım’ demezdi.
Misafir odası her gün, bilhassa hafta sonları dolar taşardı. Gelen ziyaretçiler, elini öper, yaptığı sohbetlerinden ve en çok da okuduğu şiirlerden manevi haz alırlardı. Gelen misafirin durumuna göre kendini ayarlar, kimseyi incitmemek için azami gayret gösterirdi. Kendisini ziyaret edecek olan değerli zatlar için hazırlık yapardı. Sorulara anında cevap verirdi. Şayet bilemediği veya istişare etmesi gereken bir soru olursa “bana az müsaade edin” deyip odadan ayrılır, ya bağın köşesine kadar gider yahut bahçenin ortasına kadar düşünerek yürür; döndüğü zaman “durum bundan bundan ibaret” diyerek cevabını verirdi.
Bazen de kendini gizlemek için “ben bir şey bilmiyorum, çobanın birisiyim” derdi. Hakikate bakarsan, Allâh’ın ilmi karşısında kulunun bildikleri ne olabilirdi ki. Tevazu sahibi olduğundan kendini büyük göstermemek için olayların bir ucunu, deyim yerinde ise küllerdi. İnsanları kendisine değil Rabbine yönlendirdi.
Nemelâzımcılığı yoktu. Dünya Müslümanlarının derdi onun derdiydi. Mısır’daki İslâm âlimlerinin asılmasından dolayı o kadar müteessir olmuştu ki iki gün hasta yatmıştı
Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak -sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi- düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkât ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Bizlere ve gelen giden misafirlerine bir çok tavsiyelerde bulunmuştur.
“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin; kimsenin eline bakmayın. Bu din Allâh’ın dinidir. Allâh ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allâh sonumuzu hayra getirsin, Allâh hakkımızda hayırlısını versin” derdi.
Yine sohbetlerinde, dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duâsını da alarak ayrılıp giderlerdi. “Allâhım! Sev bizi, sevdir bizi; dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi. Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka “Allâh hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.
Her türlü eza ve cefaya katlandı. Bir taraftan dünya meşgalesi, öbür taraftan halkın eziyeti… Hepsinden zor olanı ise aşk ateşinin onu yakmasıydı.
Ben âşığım, maşukumu ararım
Ne mekânım vardır ne de kararım
Dünya benim olsa bir tat alamam
Tecelli eyleyen nuru ararım
Dünya ve ahiret çalışma ile kazanılır. Herkesin mutlaka çalışması ve mücadele etmesi gerektiğini söyler:
Okudun mu İlm-i dünni bu esrarı bilmeye
Göz hicabın kaldırdın mı, hak yolunu görmeye
Âciz mi yaratan Hüdâ’m, kula nusrat vermeye
Din hakkında sen de çalış, gül bağına girmeye
Kendini âciz, günahkâr ve âsî bir kul olarak görür:
Bu zalim nefsimi öldüremedim
Yetmiş bin hicabı kaldıramadım
Hakikat deryası çağlayıp akar
Ben bir katresini dolduramadım
Bütün bunlara rağmen manevî birçok nimetlere vâsıl ve bir çok ilimlere vâkıf olduğunu da bildirir:
Girmişim Hakkın bağına, koparmaya gül de var
Lâleler çiçekler açmış, içinde sümbül de var
Dinle kuşlar avazını içinde bülbül de var
Gördüm huriler safını, saçlarında sim de var
Yine ahvali bilinmeyen, sırlarla dolu bir Hakk dostudur. Kendisini ancak Hakk ilmine sahip olanların bilip anlayabileceğini şu mısralarında dile getirmiştir:
Hakikat bahrine daldım, el-aman nefsin elinden
Hak hakikati bilenler, anlarlar Hakkın ilminden
Bülbül bile güle âşık, alır reyhanın gülünden
Ben bir cemâle âşığım, kimse bilmez ahvalimden
Cenabı Hakka şöyle duâ eder:
Âlemlerden fazla, isyanım benim
Âsiye değil mi ihsanın senin
Gelmişim kapına gitmezem gayri
Affımı isterim maksudum benim
Onlar ölmez, esas ölü olan bizleriz. Maneviyat âlemi, bizlerin bilemeyeceği bir âlem… Her şeye rağmen Allâh’ı, Rasülünü ve Rasülünün izinde gidenleri; onlara dost olanları, onları çok sevenleri bizler de seviyoruz.
Sözümün nihayeti yoktur.
Benim de isyanım çoktur.
Gitme Hakk’ın kapısından
Başkasından fayda yoktur.
Selâm ve duâ ile…
Ahmet ELMA
Emekli İl Müftülük Murakıbı
Güller
22/12/2008 · Kategori: MANEVI ALEM
Asırlardır çiçekler insanların duygularını, aşkını ve sevgisini yansıtır. Dünyanın neresinde olursanız olun gülün sevgi çiçeği olduğunu herkes bilir. Bazen bir mutluluk, bazen de bir acı haber için kullanılır. Güller duyguların en güzel anlatım biçimidir. Ayrılık, mutluluk, sevinç, özlem ve beraberliklerin yansımasının tamamında kullanılır. Bazen insanlar bu duyguların altında kalırlar, ya hiç konuşamazlar veya konuştuklarına daha çok anlam katabilmek ve sevgilerini gösterebilmek için gülü devreye koyarlar. Kadın ve erkeğin en çok sevdiği ve benimsediği çiçektir. Damatlar yakalarında bir gül, gelinler ise ellerine buket yaptırırlar. Gül bir çok dinde de tema olarak kullanılmıştır. Sevgi ve duyguların anlatımında değil ruhani duyguların anlatımında bile gül kullanılmıştır. Gül, açıldığında kokusuyla ve güzelliğiyle insanı büyüler. Daha doğrusu tabiatı kendisine hayran bırakan bir çiçektir gül.
İşte size güllerin sayısının ne anlama geldiklerine dair çiçekçilerimizin dilinden anlatımı:
1 GÜL: Tanışmanın, tanıdığını görmenin ve hayatınızda en çok değer verdiğiniz insana karşı yapılan en güzel hediye olarak nitelendirilir. Bir gülün gerçek anlamı ise "Size odaklanmış özel sevgi ve hayranlık" ibaresi olarak nitelendirilir.
2 GÜL: Sevmek ve sevilmek ayrı bir duygudur. Sevdiğini bilen ve sevildiğini bilenlerin genelde birbirlerine sözlerle ve kelimelerle hitap etmese bile özel günlerde gönderilecek en güzel hediyelerden birtanesi. 2 gül almak veya iki gül hediye vermenin anlamı ise, "karşılıklı derin bir aşkla birbirimizi seviyoruz".
3 GÜL: Karşınızdaki kişiye sevginizi anlatamadıysanız veya anlattınız bunu daha da güzel bir şekilde göstermek istiyorsunuz. İşte bunun için sevdiğiniz kişiye 3 gül gönderin. Üç gülün anlamı ise "Seni çok seviyorum". Çiçekleri gönderdiğiniz kişi anlamını bilmiyorsa o zaman kartın üzerine evlilikler.com da "güllerin anlamı" bölümüne girip okumanızı tavsiye ederim yazısını yazmanızda fayda vardır.
6 GÜL: Erkekler her zaman kadınlara gül göndermez. Bazen kadınlarda erkeklere gül gönderebilir. Aşıksa ve aşkı biliyorsa, karşısındakinin de kendisini sevdiğinden eminse, onunla birlikte olmak veya onun olmak istiyorsa o zaman bir arada 6 gül göndermelidir. Türk toplumunda erkekler kadar kadınlarda duygularını erkeklere anlatamamaktadır. Erkeklerde aynı şekilde sevdikleri ve birlikte olmak istedikleri kişiye 6 gül göndermelidir. İşte altı gül göndermenin anlamı "Seninle olmak istiyorum"
9 GÜL: Sevenler ve sevilenler bazen özel günlerde kendilerinin anılmasını isterler. Doğum günü, sevgililer günü, yılbaşı, bayramlar, tanıştığınız ilk an veya tanıştığınız ilk yer, sözlendiğiniz, nişanlandığınız veya evlendiğiniz evlilik yıldönümü gibi vs. günlerde sevdiğiniz kişiye göndereceğiniz gül sayısı 9 olmalıdır. 9 Gül, "sonsuza kadar birbirimizi seveceğiz" anlamını taşımaktadır.
11 GÜL: Dargınlar, yaptıklarından pişman olanlar, sevgisini kelimelere sığdıramayanlar, sevgiyi ilke edinmiş olanlar, duygularınızda kesilme veya bitme olduğunu düşünmüyoranız ve sonsuza kadar seveceklerine inanların gönderebileceği 11 tane gül olmalıdır. 11 gülün anlamı, "hayatımda en çok sevdiğim kişisin" Bu gülü gönderen ve alan kişi de en mutlu insandır.
12 GÜL: Sevdiğiniz kişinin sizi gerçekten mutlu ettiğine inanıyorsanız. Karşınızdaki insan size istediklerinizi veriyorsa ve yaptıklarınız ona yetmiyorsa, hayatınızın gerçek anlamını taşıyorsa o zaman hiç düşünmeden bu kişinin size verdiklerinin yeterli olduğunu ve onu çok sevdiğinizin göstergesi olarak 12 gül gönderin. Bu iş arkadaşınız, sevgiliniz, nişanlınız, ailenizden biri veya eşiniz olsun, hiç fark etmez. Böyle bir sürpriz yapmak dünyanın herşeyinden değerlidir. 12 Gül göndermek, "Tatmin edici bir bareberlik ve karşılıklı sevgi.." anlamını taşımaktadır.
13 GÜL: Bazen birisini o kadar çok seversiniz ki bu sevginizi bir türlü o kişiye anlatamazsınız. Bağırmasından, sizi kırmasından korkarsınız. Ama o kişiye sevginizi ve aşkınızı duyurmak istiyorsunuz. Bu sevgi ve aşkın hiç bir zaman duyulmasını istemiyorsunuz. Kendinizi de bir süre göstermek istemiyorsunuz. İşte böyle bir yapıdaysanız 13 gül gönderirseniz karşınızdakine duygularınızı anlatmış olursunuz. Lakin olur ya sevdiğiniz kişi gül sayısının ne anlama geldiğini unutmuş olabilir, o zaman kartın ilişiğine "evliliker.com da güllerin sayısı ve anlamına bakın" yazmanız yeterli olacaktır. 13 gül alan kişi ise, "birisinin kendisine gizli hayranlık duyduğu ve ona aşık olduğunu" anlar. Kısacası 13 gül gizli aşık anlamına da gelebilir.
16 GÜL: Evlilik hazırlıkları içerisine girenlerin en çok benimsediği gül tarzıdır. 16 gül sevginin, sevinmenin ve mutlu olmanın göstergesidir. Karşınızdaki kişiye ve ailesini onurlandırma şerefini yaşadığınızın göstergesidir. 16 Gül, "Seni çok seviyorum. Bu sevgiyi göstermem için ailenin de bana müsade etmesi bana mutluluk ve onur verdi. Bu çiçekleri veriyorum ama ebediyete kadar seninle beraber olamak için evleneceğim" anlamına gelmektedir.
24 GÜL: Uzaklardasınız veya ulaşamayacak kadar yoğunsunuz. O sizin yanınızda olmasa bile siz her dakika onunla birliktesiniz. Telefon açıyor, konuşuyor ama bir türlü onun sevgisinden kendinizi alamıyorsunuz. Hayallerinizde, bulunduğunuz yerde hep onu görüyorsunuz. Lakin ona süpriz yapmak kadar güzel birşey yoktur. Veya size 24 tane bir arada gül geldi. Şaşkın olmadan önce 24 gülün anlamına bira bakın, "Beraber olduğumuz anların her dakikasını sevgiyle hatırlıyorum ve unutamıyorum. Hatırladıkça da coşuyorum" anlamına gelir. Böyle bir çiçeği gönderen kişi sizinle beraber olan bir kişidir.
33 GÜL: Yaşantınızda hep onunla berabersiniz. Onu sizin için bir hayat kaynağı olarak düşünüyorsunuz. O olmazsa yaşamanın ve yaşamın bir anlamı olmayacağını iddia ediyorsunuz. Aşkından başınızın döndüğünü ve derinlere daldığınızı biliyorsunuz. Bazen bu aşkın sizi boğacağını bile düşünüyorsunuz. Karşınızdaki kişinin de bu hislerinizi duymasını istiyorsunuz, o zaman 33 gülü bir arada gönderin. "Seni derin aşk ile seviyorum. Hayatımın her noktasındasın, bunu bilmelisin. Sen benim için bir hayat kaynağısın" demek için 33 tane gül gönderin
HZ.MEVLANA-1
19/12/2008 · Kategori: MANEVI ALEM
LADİKLİ AHMED HÜDAİ(K.S.)
15/12/2008 · Kategori: MANEVI ALEM
LADİKLİ AHMED HÜDAİ(K.S.)
Konya velîlerinden Ladikli Hacı Ahmed ağa (1888-1969) Konya'ya bağlı Ladik kasabasında doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Emine'dir.
Gayet cömert, vakar, temkin ve itidal ehli idi. Sükutu ihtiyar eden, ihtiyaç halinde konuşurlar.
Ümmi olmasına rağmen, Hocası Hızır Aleyhisselam olduğu için, ondan manevi ilimler almış olup, İlm-i Hikmette yekta idi.
Kendisini Hakk’ın rızasına, halkın hizmetine adamış, her zaman ve her yönde halkımıza önder, rehber, teselli ve ümit kaynağı idi. Kendisine bir şey sorulduğu zaman;
-Durun gardaşım, şimdi cevabınızı getiririm.. der, gider Hızır Aleyhisselam’a sorar, cevabını alır getirirdi. Kimseyi kırmaz ve geri çevirmezdi.
Hacı Ahmed Ağa, 8 Haziran 1969 tarihinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Mübarek kabri şerifleri Ladik mezarlığındadır.
Kerâmet var kerâmetin içinde
Konu keramete gelip çatınca:
- Takmayın kafanıza bunları oğlum! Kerâmet var kerâmetin içinde... Amma madem ki yârenliğin ucunu ganattınız söğleğim: Bu kerâmet dediğiniz şeyler, kudretine azametine payân olmayan Allah'ın ilerde olacak şeyleri böğünden göstermesi gibi bir şeydir.
Mesela ben bazı misafirlerime, yaz ortasında kış, kış ortasında yaz meyveleri ikram ederim... Hatırları hoş olsun diye...
Rabbimin bir lutfu bu, ihsanı... Bunun hakikatını açamam size. Üstündeki örtüyü kaldıramam. Doğru değil, uygun da olmaz. Anadan üryan soyunmaya benzer bu sizin karşınızda.
Amma meselâ bunlara benzer şeyler olacak ilerde. Şidilerde bizim memlekâtımızda pek yok, olsa da yaygın değil amma, ilerde camlı bahçalar olacak... Kış ortasında yaz avarı yetiştirilecek o camlı bahçalarda. Fenne devredilecek bu kerâmet o zaman yani...
O da Allah'ın işi, bu da Allah'ın işi. Allah verirse verir, vermezsevermez. O istemeyince bir şey olmaz. Bir şeyi isteyebilmemiz için, O'nun o şeyi istememizi istemesi lazım.
Allah bir kuluna kerâmet kapısı açınca, depelerine çıkılmaz cebel cebel dağları, kum taneleri gibi küçültüverir ona, derdi.
Bir itirazın varsa dışarı vur
Ahmed Ağa'nın cigarasına takıldı bir adam bir gün.
"-Ahmed Ağa'yı bir de evliyadan diller... Evliyanın işi ne mekruhtla yaav? Fesübhanallah!..." diye içinden geçirirken, Ahmed ağa, hiç o değilden, sanki ona değil de bir başkasına söylüyormuş gibi konuştu:
- Oğlum, dedi, gönliünde dedikodu yapıp durma! İçini gıybetle bulandırma! Eğer bir safran, tafran bişiyin varsa dışına kus da, kurtul geç!
"-Kime söylüyor acaba bunları?" diye kıvranmaya başladı adam. Çünkü mecliste Ahmed Ağa'dan başka bir şey söyleyen, bir şey soran yoktu.
O adam, "-Kime söylüyor acaba bunları?" diye içinden iç geçirince, Ahmed Ağa:
- Sana söğleryorum oğlum, sana! Kime olacak sana! Kalbinde sakladığın teşviş, fitne olur san! Önünü keser durur! Gönlüne saab ol! Bir itirazın varsa dışına vur! Tutma içinde... İçinde tuttuğun her şey yara olur. İçinde tutulacak şey vaar, tutulmayacak şey var. Bunları ayıramazsan hayatın heder olur, der.
Nasıl bir Hızır bekliyordun?
Akşehir Kaymakamı Ahmed Ağa'ya:
- Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!..
Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş:
- Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş.
Ahmed Ağa'nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar... Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam:
-Biseciii! Bise alırmısınız efendiii?
Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve.
Ne desin Kaymakam?
- Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?
- Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de... Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını:
- Biseciii! Bise alan, katran alan...
Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti... Fesûbhanallah! çekmiş.
Bir müddet sonra tekrar Ladik'e gittiği zaman:
- Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa:
- Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır'ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş.
Kaymakam şaşkınlık içinde:
- Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa:
- Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi?
- Geldi?
- Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi?
- Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam?
- İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!... Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse... Gördün işte gayrı... Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de... demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama.... Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii..
Çölde Bir Mehmetçik
Ladikli Hacı Ahmed Ağa, 1389 Seferberliğinde cepheye gitti. Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak kahramanca çarpıştı. Daha sonra; Makedonya'da, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koştu.
Hacı Ahmed Ağa anlatıyor:
"-Şimdiki yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civarında, İngilizlerle harp ederken mensup olduğum birlik İngilizler'ce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranıp bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlar da peş peşe vurularak üzerime düşerek şehid oldular. Bunların arasında sıcaktan kavrulan kumların üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla'ma yönelmiş, O'na kavuşma anımı bekliyordum. Bulunduğumuz mevki; Esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda; Nihayetsiz kerem sahibinin Kudret ve Vefa eli bize erişti...
Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim al kanlar içinde mecalsiz, yaralarım sızlarken, Güneş’in vurduğu yerden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında, ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım.
Atlı bize yaklaştı ve bana..:
-Esselamüaleyküm..! Ahmet ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım..!
Diyerek ismimi söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım..
-Kalkmaya mecalim yok.. dedim.
Attan inip yanıma geldi, beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum.
-Sana su vereyim mi? Deyip, su dolu bir matara verdi.
Susuzluktan yanan bağrıma, o Vefa elinin verdiği; hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim... kana kana..!
Mubarek Zat; Ellerini sızlayan yaralar üzerinde gezdirirken, sızılarım duruyor taze hayat buluyordum. İşte o su, beni başka bir aleme götürdü.
Bana ne oldu ise; Rahman’ın Vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.!
Sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük yoldaki genel karargaha götürdü. Bu yolu nasıl, ne zaman geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınına atının terkisinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman beni getiren bu Zat’a..:
-Efendim sizi bir daha görecek miyim? dedim.
Mubarek Zat bana..:
-Ahmet Ağa; Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok öyle yaşamazsan, bu son görüşmemiz... dedi ve ilave etti..:
-Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün, dersin.
Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle..! dedi ve kayboldu.
Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürlerken parola soruyorlardı; fakat ben cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar..:
-O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtulduysan, senin söylediğin birlik buraya 3 günlük yol. Nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun! dediler.
Ben de :
-Siz beni nöbetçi subayına götürün.. dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler.
Nöbetçi subayı, ehli hal, aşık bir kimseymiş. Ben nöbetçi subayına; Birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Adam’ın gelişini ve durumunu anlatırken subay heyecanlanıyordu, kendisine...:
-Beni kurtaran kimsenin size selamı var..! deyince..
Subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi, bana hürmet etmeye başladı ve ..:
-Nasıl oldu, bir daha anlat..!
Diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişinde heyecanı daha da artıyordu. Hemen beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara:
-Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde böyle bir koku duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor... dedi.
Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, Hocam bir iki defa ve bana :
-Ahmed, terhis olup memleketine gittiğinde, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme!.. dedi, gitti.
Elhamdulillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiller, artık memleketim olan Ladik’e gelmiştim.
İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada verip içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi beni günden güne benim sinemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum, derdimi de kimseye anlatamıyordum.
Yine bir gün sıkıntımdan, üzüntü ve kederimden ne yaptığımı, ne yapacağımı bilmez bir halde iken, Aşk’ın galebesi ile dağlara çıkıp gittim.
Bir kış günü idi, her taraf kar kaplı. Bir de baktım ki, onbir tane kurt arkama düştüler. Durumlarından aç oldukları belli idi. Korkup olduğum yerde durdum, onlar da durdular.
-Yaa Rab..! Sen muhafaza eyle.! Diyerek , Rabbıma niyaz ettim.
Hayvanlar ağızlarını kaldırarak hep birden öyle bir uludular ki; Vücudumun bütün kılları , adeta elbisemden dışarı çıkmıştı. Tam o sırada, semadan kurtların üzerine beyaz, koyun kuyruğu şeklinde birşey indi. Hemen kapışıp yediler ve birazını bırakıp gittiler.
Onlar gittikten sonra, o şeyin düştüğü yere varıp;
Acaba bir parça kalmış mı? Diye bakarken ufacık bir parça buldum. Hakikaten kuyruk şeklinde beyaz ve yumuşak bir şeydi. Bu parçayı aldım yedim. Günlerce açlık hissetmedim..!
İşte böyle günler aylar geçiyor. Hep gözlerim yolları gözlüyor. O’nu bekliyorum ;çünkü;
-Geleceğim... demişti.
Gönlümdeki yangın ateşi arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu...
Tam oniki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün Elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra, hemen hemen hergün uğrar, lüzum eden ders ve malümatı verirdi. Zaman geldi artık beni alır, kendisi ile beraber manevi toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman, manevi telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de, üstadım beni çok sever memnun olurdu.
Kaynak:
1) Ladikli Ahmed Ağa, Mustafa Özdamar, Kırkkandil Yayınları, 2004
2) Üveysi Hacı Ahmed Ağa, Osman Karabulut, Şems Yayınları
« Önceki ::








