Şehrazat'ın hikâyesini biliyor musunuz?

31/12/2008 · Kategori: MUHABBET _ESMESI

Bir zamanlar Fars diyarının Şehriyar isminde bir hükümdarı varmış. Hani şu Bin bir Gece'deki Onur'un çok sevdiği atına verdiği isim... Şehriyar,

Hindistan'dan Çin'e kadar uzanan bütün toprakların kralıymış. 

 

Ama bunca güç, bunca kudret bir gün karısının kendisini aldatmasının önüne geçememiş. Başına gelen acı olay yüzünden deliye dönen Şehriyar, artık

bütün kadınların nankör ve sadakatsiz olduğuna inanmaya başlamış. 

 

Önce karısını öldürtmüş. Ardından da vezirine, kendisine her gece başka bir kadın getirmesini emretmiş. Her gece yatağına yeni bir gelin alan

Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları öldürtüyormuş.Çünkü artık yatağına aldığı hiçbir kadının gün yüzü görmesini istemiyormuş. 

  

Bu durum yıllarca böyle devam etmiş. Fars diyarın'ın genç kızları kan ağlamakta, Kral Şehriyar ise akan kana doymamaktaymış. Derken bir gün

vezirin güzeller güzelli, akıllılar akıllısı kızı Şehrazat' ın aklına bir plan gelmiş. Ve bir sonraki gece, karısı olarak Kral Şehriyar' ın koynuna girmiş. 

 

Şehrazat, her gece tan vaktine kadar süren masallar anlatmaya başlamış Şehriyar'a. Büyülü gözleri ve sihirli sözleriyle aşık etmiş kralı kendisine. 

Ancak hiçbir masalın sonu gelmiyormuş güneş doğmaya başladığında. Ve masalın sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazat' ın ertesi gece masala

kaldığı yerden devam edebilmesi için sürekli idamını erteliyormuş. 

 

Gel zaman git zaman Şehrazat tam 1001 gece boyunca masal anlatmış yüreği yaralı krala. Bu arada da üç tane çocukları olmuş. Ve Şehriyar,

kadınlara duyduğu öfkeyi unutmuş. İdam kararı kaldırılmış, Fars diyarının kadınları bayram yapmış.İşte tarihi günümüzden bin yıl öncesine

kadar uzanan Bin bir Gece Masalları'nın gerçek öyküsü bu. Tatlı dilli ve sadık kalpli kadının,Şehrazat' ın, dünyanın en acımasız kralı Şehriyar' ı

sevgiyle değiştirdiği muhteşem masal...

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

‘Şimal ufuklarında Türk uçakları’

31/12/2008 · Kategori: MAKALELER

‘Şimal ufuklarında Türk uçakları’

'There comes a moment in ones’s life when living becomes meaningless’ (İnsan hayatında bazı anlar vardır ki yaşamak artık anlamını kaybeder). Her okuduğumda içimi ürperten bu ifadeleri Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı sıkıntıları üzerine binlerce km uzaklarda hisseden bir Osmanlı dostunun hatıratında okumuştum.

Çaresizliğin kıskacında çare üretmek gibi, hani hissedip de söyleyemediğimiz ne kadar duygularımız varsa onları da barındıran bir meydan okuma, bir tavır. Filistin, Lübnan ve oralar her bahsedildiğinde bana ailesinden koparılmış yetim ve öksüzleri hatırlatır. Bizden koparılmalarının üstünden daha yüz yıl bile geçmemiş, hatıraları canlı, izleri ayakta ve hâlâ sokaklarında Türkçe konuşulan köyler, mahalleler barındıran. O topraklar o günden beri bedel ödüyorlar, çaresizlik, çile ve ızdırap günlük hayatlarının katığı olmuş, orada yaşayanlar tam yüz yıldır kanlarını döküyorlar, biz gözyaşı dökemiyoruz artık. Filistin ve Lübnan ve oralar deyince benim hatırıma hep yalancı umutlarla kandırılarak gelecekleri çalınan nesiller geliyor, nice yıllardır huzura hasret. Küçük Muhammed geliyor babasının kucağında bir köşe başında “Tanrı’nın seçkin kullarınca” dünya televizyonlarında naklen delik deşik edilişi ve yalvaran gözlerle yavrusuna siper olmaya çalışan Muhammed’in babası geliyor. “Bayram geldi diyorlar, bana bayramı anlatır mısın?” diyen küçük Merve geliyor. Bundan yirmi yıl kadar önce, şu günlerde ölüm döşeğinde olan Ariel Şaron’un da sorumlu olduğu ve kundaktaki bebekten seksenlik ihtiyarlara kadar tam 991 kişinin hunharca katledildiği Sabra ve Şatilla katliamı geliyor. Ve öğrencilik yıllarımda beraber kaldığımız Lübnanlı Dr. Nebil’in gözyaşları içinde anlattıkları geliyor: “Sabra ve Şatilla katliamlarının işlendiği günlerde Osmanlı günlerini hatırlayan ihtiyarlarımız ellerini gözlerine siper ederek şimal ufuklarını gözlerlerdi, sanki bir şeyler bekler gibi. Sorduğumuzda Türk uçaklarını beklediklerini ve hâlâ niye gelmediklerini anlamadıklarını söylerlerdi. Bizler bilirdik Türk uçaklarının gelmeme sebebini, ama yaşlılarımız anlamak istemezlerdi.”

Sabra ve Şatilla katliamları...

(Tarihe Sabra ve Şatilla katliamı olarak geçen gelişmeler şöyle yaşandı: İşgalci İsrail askerleri 16 Eylül 1982 tarihinde ve Lübnan’ın başkenti Beyrut’un güneyinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra, Şatilla ve Burc el-Beracine kamplarını buralarda yaşayanların herhangi bir yere kaçmalarını önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar. Arkasından Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milisler İsrailli askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam gerçekleştirdiler. O zaman da dünyanın sessiz kaldığı bu vahşette kıyılanlardan biri de henüz birkaç aylık Ziyauddin et-Tumeyzi adlı bebek idi. Ziyauddin’in, yakın mesafeden doğrudan alnına atılan tabanca mermileriyle vurulduğu tespit edilmişti. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda toplam 991 kişi öldürüldü. Saldırganlar öldürdükleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hale getirdiklerinden çoğunun kimliği tespit edilemedi. Kimliği tespit edilebilenlerin sayısı 300 kadar olarak belirtildi. Bu olaylardan sonra Ariel Şaron savunma bakanlığı görevinden ayrılmak zorunda kaldı.)

Bir halk düşünün neredeyse yüz yıldır savaşın içinde ve tam kırk yıldır toprakları işgal altında. Bu halk bizim hatıralarımızı da barındırıyor, kutsalları bizim de kutsalımız. Biz ayrıldık yurtları talan oldu, ocakları viran. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok mudur? Mesela onlara bu vahşeti reva gören İsrail’e ‘Ey İsrail, sen yüzyıllardır kovulmuşken, ya ölüm ya sürgün kıskacında yok olmaya yüz tutmuşken üstelik de seni bu kıskaçta tutanlar bugün sana dost görünenler iken sana kucak açan bizdik, bu insanlardı’ diyemez miyiz? ‘Ey İsrail, tarih hiçbir şeyi unutmaz, bizler de unutmayız, bir günah eden bir gün ah eder’ diyemez miyiz? ‘Ey Amerika, biz burada kalıcıyız; ama sen bir gün mutlaka gideceksin’ diyemez miyiz? ‘Ey Avrupa, bu kaçıncı cürm-ü meşhud? Sende hiç vicdan yok mudur’ diyemez miyiz? Biliyorum bütün bunları söyleyebilmek için karnımız tok, borcumuz yok olması gereklidir diyenlerimiz bulunacak. O zaman bu ülke adına karar verenlerden yaşamamızı anlamlı kılacak bir şeyler yapmalarını beklemeye de mi hakkımız olmayacak? Eğer olmayacaksa varsın bu ateş gölünde, kan deryasında gençliğimizi ve dimağlarımızı Bodrum ve İstanbul gecelerine kilitleyen medyamız bildiğini yapsın, fikir önderlerimiz tatil anılarını, köşe yazarlarımız deniz keyiflerini, ünlü gurmelerimiz damak zevklerini anlatsın. Atını alan Üsküdar’ı geçsin, rüzgar ne yönden eserse essin. Nasıl olsa hayatın ne anlamı var ki?..

PROF. DR. AZMİ ÖZCAN
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
28.07.2006

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

İçini bilmeyen, cevizi kabuktan ibaret sanır...

31/12/2008 · Kategori: KISSADAN HISSE

Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah...
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.

Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:

- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
- Ayyaşın sarhoşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...

Bir başkası tafsilâta girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı
bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helâya!

- Niye?
- Gençler içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker
gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara...

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; 'Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle
yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...'

- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; 'Allah büyüktür hatun, dedi. Hem Padişah'ın işi ne?'

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

NAMAZ KIL !...

31/12/2008 · Kategori: GUNCEL

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104
   iyiliği emreden topluluk olalım ve bizde her namaza başlayan kardeşimizle birlikte ecir kazanalım......
yorum ve dualarınızı beklıyorum
 
         

Namaz Kiliyor musun?    

 
 
evetmi   hayırmı ??

Lutfen  okuyun ve biraz dusunun...
Neden namaz kilmiyorsun???


namaz kilmamak icin bir sebebin mi var yoksa?
ne olabilir ki namazdan onemli olan sebep???

dur ben tahmin edeyim:
namaz kilacak vaktin yok degil mi?

yada namazdan daha önemli bir işin yada Allaha kullugu unuttugumuzdan..........

 

sence hangisi.......


ama onlarin da yoktu...



ya bedir savasina ne demeli:

savas hic durulmuyordu aksine gittikce kizginlasiyordu,

bu arada ikindi vakti cikmak uzereydi, ama kilacak zamanda yoktu karsinda
en az on katin dusman vardi.
kenara cekilipte namaza duramazdin,

yada namazi kilmiyacaksin di mi bence en kolayi bu...


ya onlar ne yapti Peygamberimiz 300 kisilik ordusunu ikiye ayirdi

yarisi geriye cekildi diger yarisi daha ileri atildi ve daha bir kuvvetle savasti,
ve geriye cekilenler Peygamberimizin imamliginda namazi kildilar;

bitince de digerleri ile yerdegistirip onlar savasmaya basladi

digerleri geri cekilip  namazi eda ettiler...

sence onlarin zamani varmiydi?

 

ya da bunlarin... zamanı varmı




yok degil mi?
 

yerinizmi yok...........?????
 
sence onlarin yeri var mi?



buda tutmadi baska yokmu bahanen?
 
yada yolculuk yapiyosundur degil mi, kilacak yer yok ki olsa kilardin...

peki onlarin var mi?


yada insanlar ne der diye aklınamı geldi
 
 peki ya buna ne derlerdi........
 


utanılacak bir şey değilmi.........
 
cok aşırı yogunsun değilmi  evde toptan kılarsın
hepsini nede olsa kazaya bırakırız öyle kolaylık var...
 
 
Bir vakit namazi terkedene seksen sene azâb olunacaktir,

seklinde hüküm yer almistir     buna dayanabilecekmisin
 
peki ya hiç kılmayan
 
 
 
Allah (cc) buyuruyor ki:
'Kitablarını sağlarından alanlar cennettedirler.

Mücrimler hakkında sorarlar: 'Sizi cehennem çukuruna ne sürükledi?'
 Mücrimler diyecekler ki: 'Biz (dünyada) namaz kılanlardan değildik.
Yoksullara yedirmiyorduk. Batıla dalanlarla birlikte dalıyorduk.
Kıyamet gününü de yalanlardık.
Ta ki ölüm bize gelene kadar (bu hal üzerindeydik) ' (Müddessir Suresi: 40-47)
 
 
Cabir ibn Abdullah (ra)'den rivayet edilmiştir. Nebi (sav) buyurmuştur ki:
 'İman'la küfür arasındaki şey namazı terk etmektir.'
(Tirmizi: 2618, Kitabu's-Salat: 887 ve İbni Ebi Şeybe İman: 44 sahih olarak rivayet etmişlerdir.)


bir dusun bakalim bu kadar vakti ne icin harciyosun, dunyalik icin degil mi?


iyi para kazaniyim, rahat yasiyim, param pulum olsun hepsi bunun icin mi?

bir daha dusun sen once kim goturmus bir bez parcasindan baska bir sey,

orada rahat etmek icin kim biriktirebilmis veya goturebilmis kazandiklarini?

oraya gittiginde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?

yaa o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin,

yer bulamadm diyemezsin, isim vardi diyemezsin degil mi?

belki sunu dersin: 'bu kadar cabuk beklemiyordum olumu yoksa kilacaktim ileride

namazimi kaza namazida kilacaktim'...ama senin yasin genc daha yaslaninca kilarsin degil mi hem o zaman bol bol vaktinde olacak,
ya yaslanmazsan. ..
 


ya sen namaz kilmadan, senin namazini kilarlarsa...

 
ya bu dar ve soğuk kabirde ne diyeceksın ben cok yogundum namaz kılamadım
sana kul olamadımmı diyeceksın..........................,,
 

 
ya azab bu kadar cetin olursa ya namazın yoksa..........kafana kazı
 
 

bunlar kadar gencmisin sen,ama bak onlar kiliyor neden?
 

namaza yetismek icin kosan bir cocuga Hz.Omer(r.a)
'sen daha cocuksun bu kadar telas etmene gerek yok sen daha kucuksun namaz sana farz degil'demisti de
cocuk cevap vermisti: 'Amca, amca! Bu icin buyugu kucugu olur mu?
Daha dun mahallemizde bir cocuk oldu. ustelik benden de kucuktu.
olum denen gercegin buyuk kucuk ayirdigi yok. En iyisi her yasta buna hazir olmali.
 
 
Hem bu yasta Namaza alsimazsam, buyuyunce kilmak zor gelebilir.'

sen hala gencim de...?


aaa olmadi hastasin degil mi onun icin kilamiyorsun, ozur dilerim...

ama iyilesmen icin namaz kilman gerektigini biliyor musun?

oyle dememis mi Peygamberimiz 'namazda sifa var' kalk bir kıl bakalım
namazın hastalığın kalıyor mu o zaman???

bak o yaşlı da hasta üstelik kac yaşına gelmiş...




ama ayakta duramıyorsun değil mi?

oturarak kil, oturamıyrsunda( yatalaksin)

kafanla kil o zaman, yoksa tamamen felc mi gecirdin (simdi yirttin galiba)

zannetme ki yirttin o zaman da gozlerin kil bak bu kadar kolaylik var,

eminim baska bahanelerinde vardir...degil mi?

yaaa bos ver hem sen niye namaz kilacaksin onemli olan kalp degil mi?

senin kalbin temiz kilsan ne olacak ki?

O 'Guzeller Guzeli'(s.a.v)nin kalbi kapkara miydi, pislik icinde miydi de,

ayakalarinin alti sisinceye kadar namaz kilardi?

eee gordun mu kalbin Efendimizin kalbinden de mi temiz acaba???

degil, degil mi?


bu da olmadi var mi baska bahanen kalmadi mi yoksa uyduracak bir seyler?

bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunlarida ben tahmin ediyim...

sabah namazina uyanamiyorsun,

sabahin korunde kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin degil mi?

ya aşık oldugun kız yada erkek
senınle sabah 5 de buluşalım deseydi sen ne yapardın saatini

kurar erkenden yatartın hatta uyanamam diye uyumazdın

o gece peki seni cagıran senın rabbin...
ya boşver  değilmi????

ya böyle bir ilan gorsen ne yapardin acaba?



ama gitmezdin degil mi degmez onun icin felan uykunu bozmana,

sen mi gitmeyeceksin yalan bari soyleme ilk sen olmak icin geceyi orda gecirirdin...

yemegini yemeden ogleyi gecirmiyorsun belkide zevkini çıkara çıkara

 1 saatte yiyosun yemegi degil mi, yemek daha onemli degil mi???

ya ikindi ne olacak??

dur simdi zaten yoruldun butun gun birde bu arada namaz olurmu????


ya aksam namazi???

oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek,

zaten aksam vaktide kisa yetisemiyorsun degil mi?

yatsi namazini hic sorma degil mi?


o saatte namaz mi kilinir yemek yedik güzelce tıka basa doldum kanepeye uzanıp film izleme vakti


bunlara bulabılıyorsun değilmi vakit aman

sende cok oldun dur bi dizi izleyecegiz 1 saat şurda????

1 :ÖLÜ iSEN

2: DELi iSEN

3: BEBEK iSEN

4: HAYVAN iSEN

5: iNKARCI(KAFiR) iSEN


ama yok, nasil olur sen olu veya deli degilsin,

ustelik kocaman adamsin ve insansin,

Allah  korusun kafirde degilsin. demek ki namazdan kurtulamazsin. .........

hem bak dogada hersey ona secde ediyor sen daha ne duruyorsun



biliyorum sen onlar gibi namaz kilamazsin, onlar

gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kilmak icin

kendine yollar arardin bu zamanda...nasil mi namaz kilacaksin?

 

 
Öyle bir namaz kilacaksin ki Mevlana'ca:



Namaza tekbirle girmek,'ilahi,biz Senin huzurunda
kurban olduk !' demektir. Tekbir getirerek kurban
kesildi gibi, tekbirle namaza baslamak da,
'Allah 'im canimiz Sana feda olsun!' anlamindadir.

Namazda kiyama durmak, Allah 'in huzurunda

kiyametteki muhasebeyi hatirlatir. Kul, biraz
sonraki hakkiyla yerine getiremedigi
kullundan ve isledgi gunahlardan dolayi,
utancindan ayakta durmaya dermani kalmaz, rukuya egilir.

Basi rukuda iken'Hakk'in suallerine cevap ver'

diye ilahi ferman gelir. Kul, rukudan basini mahcup olarak
kaldirir. Ayakta duramaz, yuzustu secdeye kapanir.

Tekrar ona,'Secdeden basini kaldir!

Yapmis olduklarindan haber ver' diye ferman gelir.
O, yine mahcup bir halde basini kaldirsa da,
tekrar yuz ustu kapanir.

var misin boyle namaz kilmaya?

veysel karani gibi geceleri gunduzleri namazla gecirmeye var misin?
Oyle guzel bir namaz kilarmis ki mubarek bir geceyi sadece kiyamda,

bir gece sadece rukuda, bir gece sadece secdede gecirirmis...
Hz. Ali gibi, savasta yedigi okun acisindan cikaramiyorlar,

ancak Hz. Ali namaza durunca cikariyorlar hem de kili bile kipirdamiyor,

 soranlara da 'biz namaz kilarken can kusumuzu saliveririz' demis,

var misin boyle namaz kilmaya?,

Hz.Rabia gibi, gozlerinde yas kalmayincaya kadar namaz da aglamaya var misin?

ve O GuZELLER GuZELi Peygamberimiz, namazi en guzel kilan

O kimse onun gibi Kilamazdi, varmisin onun ummeti olarak namaz kilmaya?


hadi ey kalbim durma artik tovbe et ve Yaradanina en guzel hamdini sun,

 temizle kalbini pislikten, dunyaliktan ve kula yakisir bir seklide MEVLA'ya yaklas...


hadi be ruhum hadi be kalbim uymayin siz o nefsime

o hep konusur ve sizi kotuye goturur, siz ondan guclusunuz,

siz ona hukmedersiniz hadi kirin onun gucunu

biliyorum yapacaksin sen bunu hadi o zaman bak

Bilal-i Habesi ezani okumaya basladi

 

Oyle bir namaz kilacaksin ki ezani okuyan Bilal-i Habesi olacak,

namaz kildigin yer Mescid-i Haram(KABE) olacak ve imamin

Hz. Muhammet Mustafa olacak ve Hz. ebubekir, Hz. Omer, Hz.Osman,

Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksin... .

oyle bir namaz kilacaksin ki, sirat koprusunun uzerinde olacaksin

asagisi cehennem ve karsisinda YuCELER YuCEsi Allah  TEALA ve meleklerle saf tutarak...


haydi simdi namaz zamani, haydi simdi kurtulus zamani...
önünde bunlar var....her isteğinin gercekleşecegi sonsuz yaşam yurdu cennet var..........


KURTAR KENDiNi...

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ölümü tam da o güne denk geldi

29/12/2008 · Kategori: MAKALELER

Ölümü tam da o güne denk geldi

O son nefesini verirken, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana anlık en büyük sivil katliamına imza atmak üzere harekete geçen bombardıman uçakları da çoktan havalanmıştı.

Bilemiyoruz artık, yazdıklarıyla geleceğe ait bir öngörünün mü kehanetliğine soyunmuştu, yoksa günün birinde sahnelenmesini umut ettiği bir oyunun gönüllü senaristliğini mi üstlenmişti.

Medeniyetler Çatışması tezini dünya gündemine taşıyan Amerikalı siyaset bilimcisi Samuel Huntington’dan söz ediyorum. Huntington, ABD’nin Masschusetts eyaletindeki Martha's Vineyard kasabasında 81 yaşında yaşamını yitirdi.

İlginçtir, Huntington’ın ölüm haberiyle, İsrail’in Filistinlilerin üzerine bomba yağdırdığı ve 300’ü aşkın sivilin hayatını kaybettiği Gazze saldırısının haberi aynı saatlerde düştü ajanslara…

Hürriyet gazetesi Huntington’ın ölüm haberini “Medeniyetler Çatışması tezinin ’babası’ öldü” başlığıyla verdi. Huntington, "Soğuk savaş sonrasına tekabül eden 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsur politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olacaktır" tezini seslendirmiş, adeta 11 Eylül 2001 sonrasına ait dünyanın tablosunu çizmişti.

Huntington’ın dünyada tanınmasını sağlayan, Soğuk Savaş sonrası çatışmaların ideolojik değil, dünyanın başlıca medeniyetleri arasındaki kültürel ve dini farklılıklardan kaynaklanacağı tezini içeren 1996 tarihli "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması" adlı çalışmasıydı. Huntington kitabında, küreselleşme sürecinde Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki çatışmaların artacağı öngörüsünde bulunuyordu. Nitekim geçtiğimiz yıllarda giderek artan oranda İslam’ın kutsal saydığı şeylere karşı ve Peygamber Efendimize yönelik tahkir ve tezyif edici saldırılar arttı. İslam ülkelerine yönelik Amerikan bombardımanı arttı.

Huntington’ın tezinin insanlığa çıkaracağı faturayı ilk hissedenlerin başında gelen Gazeteci ve Yazarlar Vakfı, "Medeniyetler Çatışması” tezi daha hayata geçmeden bir panzehir türünde faaliyetlere imza atmaya ve tüm insanlık olarak bir arada yaşama kültürünün örneklerini oluşturacak reçeteleri dünyanın dikkatine sunmaya başladı. Bu çalışmaların değeri 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra daha iyi anlaşıldı.

"Medeniyetler Çatışması" tezinin mimarı Huntington’ın son nefesini verdiği saatlerde İsrail, Yahudilerin kutsal günü sayılan, çalışmanın, ateş yakmanın, paraya dokunmanın, arabaya binmenin dahi yasak olduğu Şabat günü Gazze Şeridi'ni cehenneme çeviren bombardımanı başlattı. Saldırı, Gazze'de çocukların okuldan çıktığı sırada düzenlendi. Dumanların yükseldiği kentte annelerin çocuklarını bulmak gösterdiği çabalar yürek burkutucuydu. Üstelik İsrailli yetkililer Gazze saldırısının henüz "başlangıç" olduğunu açıkladılar.

Bu nasıl bir ruh halidir?

Fakat bu saldırıdan tarihin not defterinin satır aralarına, Hamas polis güçlerine katılacak yeni polisler için düzenlenen mezuniyet tören alanına yağdırılan bombaların ardından objektiflere yansıyan görüntüler geçti. Böyle bir günde bombardıman emri vermek nasıl bir ruh halinin ürünüdür, takdiri dünya kamuoyuna bırakıyorum

Yaralı Filistinli polisin son nefesini verirken yukarı kaldırdığı elinin işaret parmağıyla “Allah birdir” işareti yaparken son nefesinde zikrettiği kelime-i şahadet görüntüsü tüm İslam dünyasının vicdanlarına kazındı.

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün olayı değerlendirirken ki görüntülerini izlerken, o an bir cumhurbaşkanı değil, sade bir vatandaş gibi içinden geldiği gibi duygularını yansıtmamak için kendini ne kadar zorladığını hissettim. Söyleyebildiği kadarı bile önemlidir. O pozisyonda ancak o kadar olur. Kendisini tebrik ediyorum. Türkiye’nin tavrı ve yaklaşımı doğrudur.

Sözü uzatmayalım.

Bush’a fırlatılan ayakkabı görüntüsü 1, bu görüntü 2…

Bir gazeteci ve kitle iletişimi üzerine çalışan bilim adamı olarak söylüyorum; 2008 çıkarken ekranlara yansıyan bu iki görüntünün sosyolojik olarak radyoaktif etkileri çok uzun yıllara uzanacaktır. Kalıcı sonuçlar ortaya koyacaktır.
Ve sanırım, bazı şeylerin de miladı olacaktır.

Dilerim, Huntington ile birlikte medeniyetler çatışması tezi de toprağa gömülmüştür. Çatışma değil, tıpkı Asrı Saadet’teki Medine toplumu örneğinde görüldüğü gibi bir arada yaşama kültürünün rüya cinsinden örneklerini hayata geçirmek mümkün olur. Yarının dünyalarını gergef gibi işleyecek bir ruh haliyle milletçe insanlığa uzanmak gerekiyor.

İnsanlığın Türkiye’ye, Türk insanının temsil ettiği değerlere ihtiyacı var.
Çok gecikmemek lazım…

Prof. Dr. Osman ÖZSOY

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »